Yakın Doğu; eskiden Orta Doğu olarak bilinen, Ermenistan, İran, Irak, Suriye, Ürdün, İsrail, Filistin, Mısır, Kıbrıs ve günümüz Türkiye’nin bir bölümünü kapsayan, Antik Urartu, Mezopotamya, Elam, Pers, Levant (Doğu Akdeniz) ve Anadolu coğrafyasını tanımlamak üzere kullanılan modern döneme ait bir terimdir. Antik Yakın Doğu tarihi genellikle MÖ 5000 – MS 7.yüzyıl arası dönem olarak verilir.
Bölgede insan yerleşimi Taş Devrine (MÖ 10.000 yılı civarı) kadar uzansa da kalıcı yerleşim yerleri MÖ 7000 yılı dolaylarında Neolitik Çağda ortaya çıkmıştır. Bölge tarihi Kalkolitik Dönemde (Bakır Çağı MÖ 5900-3200 civarı) ve Mezopotamya’da Obeyd/Ubeyd Döneminde (MÖ 5000-4100 dolayı) başlar. Bu tarihleme, genel anlamıyla, Mısır’da Hanedanlık Öncesi Döneme (MÖ 6000-3150 dolayı) ve diğer bölgelerde meydana gelen gelişmeler dönemine karşılık gelmektedir; ancak Filistin’deki Eriha (MÖ 9000 yılı civarı) ve Anadolu’da (günümüzde Türkiye) Göbekli Tepe (MÖ 10.000 yılı civarı) gibi çok daha eski dönemlerde gelişme göstermiş kalıcı yerleşim ve kutsal alanlar da vardır.
Yakın Doğu, genellikle Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi, Basra Körfezi ve Kızıl Deniz ile çevrili bölge olarak tanımlanır. Bölgede suyollarına erişim olanağı, özellikle İndus Vadisi Uygarlığı (MÖ 7000-600) şehirleri ile çeşitli Yakın Doğu şehir ve limanlarıyla uzun mesafeli ticari faaliyetleri teşvik edici olmuştur. Bölge genellikle Bereketli Hilal tanımlaması ile tasvir edilir ve Medeniyetin Beşiği olarak bilinir. Ancak, medeniyet olgusu, Antik Çin, İndus Vadisi ve Amerika kıtası gibi başka bölgelerde de gelişme göstermiştir.
Bununla birlikte Mezopotamya Yakın Doğu bölgesi, spesifik olarak Sümerler, aşağıya çıkarılan konu ve faaliyet alanlarında medeniyeti oluşturan icat ve gelişmelerin yerleşik tarihlenmesine konu olması nedeniyle yeryüzündeki en eski medeniyet olarak kabul edilir.
- Hayvancılık
- Tarımsal Yenilikler
- Kentleşme
- Astronomi ve Matemetik
- Zaman Kavramı
- Uzun Mesafe Ticareti
- Dini Ritüeller ve Kutsal Alanlar
- Tıbbi Uygulamalar
- Bilimsel Düşünce
- Teknolojik Gelişmeler
Antik Yakın Doğu tarihi; Müslüman Arapların, MS 7.yüzyılda, bölgeyi fethetmeleri ve Pers/İran Sasani İmparatorluğunun (MS 224-651) yıkılmasıyla birlikte sona erer. Arapların fetih hareketi bölge tarihi yeni bir evresinin başlangıcını oluşturur.
Erken Mezopotamya ve Mısır Dönemleri
Yakın Doğu kavramı, yaygın olarak kullanımda olsa da, günümüz bilim çevrelerinde evrensel olarak kabul görmemektedir. Bazı yazarlar Orta Doğu terimini daha doğru bulmaktadır. Bilim insanı, araştırmacı yazar Marc Van de Vieroop şöyle bir yorum getirmiştir:
“Yakın Doğu” terimi, günümüzde yaygın olarak kullanılmamaktadır. Bu kavramın ilk kullanım kökeni 19.yüzyılda Akdeniz Bölgesi doğu kıyılarında Osmanlı İmparatorluğu kalıntılarını tanımlamak üzere bir araştırmada kullanılmış olup günümüze kadar yazıla gelmiştir. Günümüzde bu coğrafi bölgeyi tanımlamak üzere “Orta Doğu” denilmektedir. Ancak bu iki terim tam olarak örtüşmemekte, Orta Doğu antik dönem tarihçi ve arkeologları bölgeden Yakın Doğu olarak bahsetmeye devam etmektedir (1).
Bölgenin uzun tarihi ve çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış olması, gelişen olayların her yönünü kapsayan net bir anlatımı oluşturmada da sorun yaratır niteliktedir. Bu nedenle çoğu bilim insanları, Mezopotamya’ya odaklanıp, onunla etkileşimde bulunan diğer bölge ve siyasi oluşumlara kısaca değinirler. Yakın Doğu tarihi, bu bağlamda, ilk tapınakların (zigguratlar) inşa edildiği ve kalıcı yerleşim yerlerinin küçük köylere dönüştüğü Obeyd/Ubeyd Dönemi ile başlar.
Uruk Döneminde (MÖ 4100-2900) bu köyler, ekonominin temelini oluşturan tarım, imalat ve ticaret işleriyle uğraşan kent merkezlerine dönüşmüşlerdir. Yazı, Sümerler döneminde, çivi yazısı olarak (yaklaşık MÖ 3600) icat edilmiş, kısa bir süre sonra tekerlek bulunmuş (yaklaşık MÖ 3500), diğer teknolojik ve tarımsal yenilikler de ortaya çıkmıştır.
Yazı, bu aynı dönemde Mısır’da MÖ 3400-3200 yılları arasında Nakada Kültürü III (3400-3200) tarafından hiyeroglif yazı şeklinde geliştirilmiş ve Xois gibi bazı Mısır şehirleri o dönemde bile antik dönem şehirleri olarak kabul edilmişlerdir. Firavun Narmer (Menes olarak da bilinir) bölgede birleştirme yaparken Mısır’da Erken Hanedanlık Dönemi (MÖ 3150-2613) krallığı kurmuştu. Bu dönemde Mezopotamya şehirleriyle ticaret yüzyıllardan beri zaten devam ediyordu.
Erken Hanedanlık Dönemi
Mezopotamya’da Erken Hanedanlık Döneminde (MÖ 2900-2334), toplum Rahip-Kral (Uruk Döneminde kurulan) kavramından uzaklaşmış, yeni bir krallık şekli kurulmuş, sorumluluk kral ve başrahip arasında paylaştırılmıştı. Kral askeri ve sivil görevlerin icrasıyla ilgilenirken, başrahip şehrin tanrısına hizmet etmiş ve tapınak yerleşkesiyle ilgili işleri yerine getirmiştir.
Bu dönemde, anıtsal ziggurat yapıları yüzyıllardan beri Mezopotamya şehirlerinde zaten görülmekteydi ve bilim insanları, bu yapıların Eski Krallık Döneminde (MÖ 2613-2181civarı) inşa edilen Mısır piramitlerini etkileyip etkilemediği konusunda tartışmaya devam etmektedir. Medeniyetler, ticaret yoluyla birbirleriyle yakın temas halinde olduklarından dolayı bu etkileşim bir olasılık olsa da, piramitlerin daha önceki Mısır mestaba mezarından türedikleri, tasarım şekli veya amaç olarak zigguratlarla hiçbir ilgisi olmadıkları anlaşılıyor. Mısır piramitleri kraliyet mezarlarıydı; Mezopotamya zigguratları ise belirli bir tanrıya adanmış tapınaklarla taçlandırılmış dini yerleşim yerleriydi. Mısır piramitleri iç mekânlarıyla birlikte tasarlanmışlardı; Mezopotamya zigguratları ise iç odaları olmayan, kerpiçten yapılmış sağlam yapılar olarak tasarlanmışlardı.
Sümer Krallar Listesi (MÖ 2100 yılı dolayında düzenlenmiştir), Mezopotamya hükümdarları isim ve saltanat dönemleri hakında açıklama getirerek, krallığın Eridu şehrinde (MÖ 5400 civarında kurulmuştur) kurulduğu ve oradan da diğer şehirlere doğru gelişme gösterdiği bilgisini verir. Zigguratlar ile Mısır piramitleri arasında bir bağlantı olduğuna dair herhangi bir kanıt olmadığı gibi, Mezopotamya’daki monarşi kavramı ile Mısır’daki monarşi kavramı arasında da herhangi benzer bir bağlantı yok gibi görünmektedir. Mezopotamya idari kayıt ve arkeolojik kanıtları da, bölgedeki şehirlerin genellikle daha büyük, surlarla çevrili ve genişleyen çiftçi toplulukların banliyöleriyle desteklenmiş olmaları bakımından diğer bölge şehirlerinden farklı olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.
İlk İmparatorluk ve SümerlerinYeniden Doğuşu
Mezopotamya her bir şehir devleti, bölgeyi Akad İmparatorluğu yönetimi altında birleştiren Akad Kralı Büyük Sargon’un yükseliş dönemine kadar kendi siyasi ve askeri varlığına sahip idi. Kral Sargon, dünyanın ilk çok uluslu siyasi oluşumunu kurmuş ve güvenilir yetkilileri çeşitli şehirlerde önemli mevkilere atamalarını yaparak (örneğin kızı Enheduanna, MÖ 2285-2250, Ur Şehrinin Başrahibesi) askeri gücüyle kurmuş olduğu bu siyasi oluşumu elinde tutmuştur. Kral Sargon’un hükümdarlığı döneminde, günümüz Irak coğrafyasından Ürdün, Levant (Doğu Akdeniz) ve günümüzde Türkiye’nin bir kısmı üzerinden Kıbrıs’a kadar olan coğrafya’da Yakın Doğu bölgesi olarak birleştirme yapılmıştı.
İmparatorluk, Kral Sargon’un torunu Kral Naram-Sin döneminde (MÖ 2261-2224) zirveye ulaşmıştı, ancak ölümünden sonra gerilemiş ve en sonunda MÖ 2218 yılı dolayında işgalci Gutilerin eline geçmişti. Akad İmparatorluğunun çöküşü, bölgede Guti Dönemini (MÖ 2218-2047) başlatmıştı. Konuyla ilgili tarihçi yazarlar, bu dönemi (ve sonrasındaki) kanunsuz kaos dönemi olarak nitelendirilmişlerdir. Bu kaos durumu, yaşanan iklim değişikliğinin kuraklık ve kıtlığa yol açması, Akad İmparatorluğunun çöküşü ve ardından gelen karanlık dönemlerin en olası nedeni olduğunu belirten akademisyen yazar Paul Kriwaczek’in de belirttiği gibi, biraz abartılı gibi görünüyor olabilir (129-130).
Ne olursa olsun, Gutian Döneminde, Yakın Doğu ticari faaliyetlerinde, Sümer Uruk Kralı Utu-Hegal (MÖ 2055-2047) ayaklanıncaya kadar tapınakların ve diğer inşaat projelerinin inşaasında olduğu gibi düşüş yaşanmıştı. Kral Utu-Hegal’in ölümünden sonra, Kral Ur-Nammu (MÖ 2047-2030) savaşı sürdürmüş ve Ur-Namu’nun oğlu Urlu Şulgi’nin (MÖ 2029-1982) zaferiyle sonuçlanmıştı. Kral Ur-Namu Dönemi, büyük bir kültürel canlanmanın yaşandığı ve Ur şehri büyük Zigguratı gibi önemli inşaat projelerinin gerçekleştiği dönem olmuştur.
Bu döneme gelindiğinde, Sümerlerin en önemli icat ve yeniliklerinin çoğu Mezopotamya bölgesindeki diğer kültürel oluşumlarınca benimsenmiş ve ticaret yoluyla Yakın Doğu bölgesine yayılmıştır. Bilim insanı ve araştırmacı yazar Samuel Noah Kramer, ikonik eseri Tarih Sümer’de Başlar adlı kitabında, diğer Yakın Doğu medeniyetleri gelişimini ve kültürünü etkileyip Antik Sümer’de ortaya çıkan 39 “ilk”ler listesini şöyle sıralamıştır:
- İlk Okullar
- İlk Elma Cilalama Olayı
- İlk Gençlik Suçluluk Davası
- İlk “Sinir Savaşları”
- İlk İki Meclisli Kongre
- İlk Tarihçi
- İlk Vergi İndirimi Olayı
- İlk “Musa”
- İlk Yasal İçtihat
- İlk Farmakope (İlaç referansı)
- İlk Çiftçilik Takvimi
- Gölge Ağaçlı Bahçecilikte İlk Deney
- İnsan İlk Kosmogonisi ve Kosmogolojisi
- İlk Ahlaki İdealler
- İlk Meslek
- İlk Atasözleri ve Deyimler
- İlk Hayvan Masalları
- İlk Edebi Tartışmalar
- İlk Kutsal Kitabi Paralelikler
- İlk Nuh Anlatısı
- İlk Diriliş Anlatısı
- İlk 'Aziz George'
- İlk Edebi Ödünç Alma Olayı
- İnsanın İlk Kahramanlık Çağı
- İlk Aşk Şarkısı
- İlk Kütüphane Kataloğu
- İnsanın İlk Altın Çağı
- İlk Hasta Toplumu
- İlk Dinsel Ayin Ağıtları
- İlk Mesihler
- İlk Uzun Mesafe Şampiyonu
- İlk Edebi İmge
- İlk Seks Sembolizmi
- İlk Kederli Anne
- İlk Nini Söyleme
- İlk Edebi Portre
- İlk Ağıtlar
- İlk Emekçi Zaferi
- İlk Akvaryum
Yakın Doğu’nun bu “ilk”ler listesine ek olarak, dünyada adıyla bilinen ilk yazar Enheduanna, köpek tasması ve kayışı, konsol kemeri, Mısır’da diş fırçası ve diş macunu, gerçek piramit ve kaydedilen ilk kadın hâkimler – kraliyet Sarayı kadın hekimi Merit-Ptah (MÖ 2700) ve Kadın Hekimlerin Kadın Gözetmeni olarak bilinen Pesehet (MÖ 2500) konuları da vardır. Antik Mezopotamya metinlerinde kadın doktorlara atıfta bulunulur, ancak isimleri verilmez.
Babil ve Hititler
Sümerler, Elam ve Amori akınlarına yenik düşmüşlerdi ve Amoriler özellikle Babil’de kendilerine yer edinmişlerdi. Babil Kralı Hammurabi (MÖ 1792-2750) döneminde Babil şehri, bir zamanlar Akad Kralı Sargon’un elinde olan bölgeyi kontrol eden Büyük Babil İmparatorluğu merkezi haline gelmişti. Büyük Kral Hammurabi’nin ölümünden sonra imparatorluk dağılmış, kendi kültürel ve siyasi merkezlerini kuran Hititlerin ve Kassitler’in eline geçmişti.
Hititler Dönemi; modern dönem bilim insanları bu peryodu Eski Krallık (MÖ 1700-1500) ve MÖ 1400-1200 yılları arasında Yeni Krallık (Hitit İmparatorluğu olarak da bilinir) dönemi olarak ikiye ayrırlar. Bu dönemler arasında bazen Orta Krallık olarak anılan bir ara dönem de vardır. Hitit İmparatorluğu, Kral I. Suppiluliuma (MÖ 1344-1322), oğlu ve halefi II. Mursili (MÖ 1321-1295) hükümdarlık dönemlerinde en parlak dönemini yaşamış, ancak Bronz Çağı’nın Çöküşe geçmesi sırasında gerilemiştir. Bu gerileme, Kaska kabilesi ve Deniz Kavimlerinin istilalarıyla hızlanmış ve bu istilalar, diğer Yakın Doğu medeniyetlerinin bazen geçici, bazen de kalıcı olarak zayıflamasına katkıda bulunmuşlardır.
Asurlular, Persler ve Büyük İskender
Asurlular, Adad Nirari I (MÖ1307-1275) yönetimi döneminde, bölgedeki Hitit hâkimiyetine son vererek, Asur İmparatorluğunun istikrarlı bir şekilde yayıldığı Asur şehrini önemli bir konuma getirmişlerdi. Asur İmparatorluğu, o zaman kadar dünyanın en büyük imparatorluğu olmuş ve Kuzey Suriye’den günümüzde Türkiye, Lübnan ve Filistin’e kadar uzanan toprakları fethetmişti. Egemenlik dönemi en iyi bilinen ve en iyi belgelenmiş Yeni Asur İmparatorluğu (MÖ 912-612), fethedilen bölge insanlarını zorla sürgün etme ve yeniden iskân politikasını sürdürerek, farklı halklar kültürlerini, dini fikirlerini ve teknolojilerini Yakın Doğu’ya yaymıştı.
Çeşitlilik arz eden nüfus yapısı, Asur askeri gücü ve katı yasalarıyla kontrol ediliyordu, farklı bölgeler aynı zamanda tanrı Aşur’un yüce tanrı seviyesine yükseltilmesi anlayışıyla kontrol altına alınmışlardı. Tanrı Aşur, başlangıçta yalnızca Asur şehri tanrısıydı; ancak Asur ordusu fetih ve seferlere çıktıkça tanrısını da yanına götürüyor ve kazandığı her bir zaferle birlikte onun onuruna tapınaklar inşa ediyordu. Tanrı Aşur, tek bir şehri yöneten yerel bir tanrıdan, bütün Yakın Doğu coğrafyası yüce tanrısı haline gelmişti. Tarihçi yazar Kriwaczek şöyle ifade etmekte:
İnsanlar tanrı Aşur’a yalnızca kendi şehrinde değil, herhangi bir yerde ibadet edip dua edebilirlerdi. Asur İmparatotluğu sınırlarını genişlettikçe, tanrı Aşur’a tapınma inancına en ucra yerlerde bile rastlanır oluyordu. Yerel bir tanrıya inançatan her yerde hazır ve nazır tek bir tanrıya inanmaya geçiş uzun bir süre almamıştı. Tanrı Aşur, her yerde hazır olduğu için, insanlar bir bakıma yerel tanrılarının tanrı Aşur’un farklı tazahürleri olduğunu algılamaya başlamışlardı (231).
Mısır’da Firavun Akheneton (MÖ 1353-1336) döneminde tek tanrılı bir din denenmiş, ancak başarısızlıkla sonuçlanmış ve halefleri Akheneton saltanatı bütün izlerini yok etmişlerdi. Firavun Akheneton tek tanrılı inancının başka yerlerde daha sonraki bir gelişmeyi etkilemiş olması pek olası görünmüyor (ama mümkündür), ancak tanrı Aşur inancı yükselişinin, Yakın Doğu’da geçerli inanış şekli olmasının bir tapınakta değil, aksine, aynı anda her yerde bulunan doğaüstü bir gücü akla getirmede daha etkili olduğu düşünülmektedir. Tarihçi yazar Kriwaczek’in de belirtiği üzere bu inanç şekli insanların kendilerini doğal dünyayla ilişkilendirme biçimlerinde önemli değişikliklere yol açmıştı:
Doğa kutsallığını yitirmiş, dini olmaktan çıkarılmıştı. Tanrılar doğanın dışında ve üstünde bir yerde olduğundan, Mezopotamya inancına göre tanrıların suretinde ve tanrıların hizmetkârları olarak yaratılan insanlık da doğanın dışında ve üstünde olmalıydı. İnsan soyu artık doğal dünyanın ayrılmaz bir parçası olmaktan çıkıp, onun üstün ve hükümdarı haline gelmişti (229).
Bu inanç aynı zamanda kadın statüsünde de bir gerilemeye yol açmıştı; bu eğilim, Babil Kralı Hammurabi döneminde, erkek tanrıların daha önceki Sümmer ve Akad tanrıçalarının yerini almaya başlamasıyla geçerli olmuştu. Her şeye gücü yeten erkek tanrı inancı, erkeklerin üstünlüğüne ve kadınların daha aşağı bir düzeyde olması yönünde bir inancı teşvik etmiştir. Asur İmparatorluğu MÖ 612 yılında düşmanlarından oluşan bir koalisyon tarafından yıkıldıktan sonra bu paradigma MÖ 550 yılına kadar devam etmişti. Ta ki Ahameniş İmparatorluğu (MÖ 550-330) kurucusu Kral II. Kiros (Büyük MÖ 550-530) bölgeyi egemenliği altına alıncaya kadar. II. Kiros ve halefleri döneminde, Perslerin yüce tanrısı Ahura Mazda da her yerde hazır ve nazır erkek bir tanrı olarak tassavur edilmesine rağmen, İran’da kadınların statüsünde büyük ölçüde bir iyileşme kaydedilmişti (Yunan tarihçi Herodot’un eleştirdiği kültürlerinin bir yönü).
İranlı kadınlar işlerini yönetiyor, orduda görev yapıyor, işyerlerinde erkekleri denetliyor ve gördükleri aynı işler karşılığında aynı ücreti alıyorlardı. Zerdüştlük inancı, daha önce İran çok tanrıcılığın yerini almış olsa da, tanrıça Anahita gibi tanrılardan bazılarına hala Ahura Mazda’nın bir parçası olarak tapınılıyordu. Bazı akademisyenler, bu uygulamanın eski Asur dininde eksik kalan bir dengeyi sağladığına inanıyorlar.
Persler, posta sistemi kurmuş, hastane inşa etmiş, soğutma ve klima sistemini tesis etmiş, doğum günü kutlama, tatlılar, hayvan hakları, gitarın öncüsü (sestar) ve hatta Farsça’da kapalı, peyzajlı bahçe anlamına gelen İngilizce Cennet (paradise) kelimesi gibi bugün bildiğimiz birçok kültürel yeniliği de bölgeye getirmişlerdi.
Pers Ahameniş İmparatorluğu, dünyanın en büyük ve en zengin imparatorluğu olarak Asur İmparatorluğunu geride bırakmıştı, ancak MÖ 330 yılında Makedonya Kralı Büyük İskeder’in ordusuna yenildiğinde zaten gerileme dönemeni yaşıyordu. Büyük İskender bölgede kendi imparatorluğunu kurmuş, Helenistik düşünce ve kültürünü Yakın Doğu’ya yaymış, halefleri de bu politik sürece devam etmişlerdir.
Sonuç
Kral Büyük İskender’in MÖ 323 yılında ölümünden sonra, generalleri imparatorluk toprakları kontrolü için birbirleriyle savaşa girmişlerdi; I. Selevkos Nikatar (MÖ 305-181) Mezopotamya’yı ele geçirerek Helenistik Selevkos İmparatorluğunu (MÖ 312-63) kurmuştu. Selevkoslar, Helenistik ve Pers geleneklerini birleştirmek marifetiyle imparatorluk sınırlarını doğuya doğru genişletmişlerdi. Roma İmparatorluğunun yükselişe geçmesi, etkisiz hükümdar yönetimleri ve elde tutulmasında zorluk çekilen geniş topraklar gibi bir dizi etken nedeniyle güçleri azalmaya başlayana kadar bu durum devam etmiştir.
Part İmparatorluğu (MÖ 247-224), Selevkosları nihai düşüşlerinden önce yerlerinden etmiş ve ardından da Sasani İmparatorluğu (MS 224-651) kurulmuştu. Her ikisi de Pers siyasi oluşumu olan Part ve Sasani devletleri, daha önceki Ahameniş İmparatorluğu kültürünü sürdürmeye devam ederlerken, aynı zamanda Selevkosların Helenizminden de etkilenmişlerdi. Sasani İmparatorluğu, dini hoşgörü (bazı önemli örnekler hariç) kadın hakları ve Zerdüştlüğün Kutsal Kitabı Avesta’nın dini metinlerini okuyabilmek amacıyla okuryazarlık işine odaklanma gibi yüksek bir kültürel gelişmişlik düzeyine ulaşmıştı.
Sasani İmparatorluğu, MS 651 yılında, bölgenin başlangıcından beri süregelen fatihler geleneğine uygun olarak fethedilen halkların kültürünü bastırıp yerine kendi kültürünü ikame eden Müslüman Arapların eline geçmişti. Ancak Araplar, Pers kültürünü birçok yönüyle benimsemiş ve Persler daha önceki medeniyetlerin unsurlarını korudukları için, bunların bazı yönleri de varlığını sürdürmüştür.
Yine de, Antik Yakın Doğu Tarihi, 19.yüzyılda bölgede yapılan kazılar sırasında şehir kalıntıları ve halkların yazılı eserleri ortaya çıkarılıncaya kadar tam olarak anlaşılamamıştı. 19.yüzyılın ortalarına kadar Mezopotamya çiviyazısı ve Mısır hiyeroglif yazısı bir tür süsleme olarak kabul ediliyordu. Hiyerogliflerin aslında yazılı bir dil olduğu anlaşıldığı zaman, geçmişte yaşanan gelişmeler günümüze açılmış, dünyanın en zengin ve en önemli medeniyetlerinden bazıları ortaya çıkarılmıştır.
