Günümüzde çoğu insan Londra, Paris ve New York'un modern düşünce üzerindeki tesirini biliyor olsa da, Viyana insanların müzakerelerinde pek de yer almaz. Ancak Viyana ve Sigmund Freud ile Robert Musil gibi şahsiyetler, modern düşünce üzerinde kuvvetli bir tesire sahipti. 19. asrın sonlarında ve 20. yüzyılın ilk yarısında, Orta Avrupa'daki Habsburg İmparatorluğu'nun payitahtı Viyana'daki entelektüel havza, asri bilimlerin kabulü ve felsefi irrasyonalizmin benimsenmesiyle şekillendi.
Habsburg ve Alman topraklarında inkişaf eden felsefi irrasyonalizm geleneği, bu bölgelerin muhtelif kültürel ve linguistik kimliklerinden etkilenmiştir. Bu bölgenin tarih yazımı, toprak sınırları zaman içinde büyük ölçüde değişen bir bölgenin entelektüel geleneği hakkında yazma problemiyle defalarca karşı karşıya kalmıştır. Lakin tarihçiler bu meseleyle başa çıkmanın yollarını bulmuşlardır. Mesela, tarihçi Karl Dietrich Erdmann, Die Spur Österreichs in der deutschen Geschichte: drei Staaten, zwei Nationen, ein Volk? (Avusturya'nın Alman Tarihindeki İzi: Üç Devlet, İki Millet, Tek Halk mı?) kitabında, Alman topraklarının siyasi bölünmesi ve tekrar bölünmesinin, bu topraklarda yaşayan insanların entelektüel ve kültürel devamlılığını ortadan kaldırmadığını savunmaktadır. Fikirler, birkaç defa yeniden haritalandırılan sınırlar arasında değil, müşterek bir kültürel çerçeve içinde aktarılmıştır.
Benzer şekilde, önde gelen Avusturyalı tarihçi Robert Kann, Avusturya liberalizmi gibi entelektüel cereyanların, muhafazakâr Alman geleneği ve Romantik Avusturya hareketinin karışmasının mahsulü olduğunu müdafaa eder. 18. yüzyılın başlarında birleşik bir Alman milleti yalnız bir kavramdı ve bölgesel bağlılıklar yurtseverliğin baskın şekliydi. Diğer yandan Avusturya İmparatorluğu, Habsburg idarecilerinin tesiri altında çok dilli, çok etnikli ve çok kültürlü bir toplumdu. Habsburg idarecilerinin kontrolü altındaki Alman topraklarının büyüklüğü, Almanlara kültürel ve entelektüel alanlarda baskın bir mevki temin etti ve Viyana, bu hareketin entelektüel ve siyasi başkentiydi.
Cinsiyet ve Cinsellik
19. Yüzyılın başlarında Viyanalı entelektüeller, cinsiyet ve cinsellik hakkında Avrupa'nın geri kalanından farklı şekillerde düşünmeye yerleşmişlerdi. 20. yüzyıl Viyana'sında cinsellik ve erotizm hakkında yazanlar, akıl dışı olanı akıllarında tutuyorlardı. Akıl dışı olan, kadın tanrıçalar Afrodit ve Athena'nın "yeniden keşfi" ve temsil ettikleri şeyin modern bir yorumuyla (sırasıyla kadın cinselliği ve kadın bilgeliği ve saldırganlığı) ehemmiyet kazandı. Ünlü tarihçi Carl Schorske, Viyana'nın faydacı bir vizyonundan ziyade güzelleştirme ve estetik ifade programı olan Ringestrasse projesi hakkındaki tartışmasında, kadınlığa duyulan bu hayranlığın bir örneğini sunmaktadır:
1860 yılında, halka sunulan ilk geliştirme planı broşürü, yeni sponsorların ideolojisini ikonografik olarak kaydetti. Haritanın iki yanında yer alan kadın figürlerinin anlamı, lejantlarda açıkça belirtilmiştir: sağda, 'Hukuk ve Sulh Yoluyla Güçlü' (yani askeri güçle değil); Solda (sanatın ruhunun kelimenin tam anlamıyla metresini, Viyana'yı, giydirdiği yerde), 'Sanat Yoluyla Süslü' (Schorske, 31)
Dünyaca ünlü psikanaliz tekniğinin yaratıcısı nörolog Sigmund Freud (1856-1939), cinsel deneyimi subjektif ve irrasyonel olarak ele aldı. Bu subjektif irrasyonel tecrübelerin, akli düşünce süreçlerinden daha çok davranışı etkilediğini savundu. Benzer şekilde, Avusturyalı düşünür ve romancı Robert Musil (1880-1942), 20. Yüzyılın modern dünyasında insanlık halini anlamaya çalıştı. Musil, rasyonel ve irrasyonelin önemini dengelemeye ve bunları bütünleştirmeye çalıştı. Cinsî duygular ve tecrübeler hakkında yazmanın yaratıcı yollarıyla boğuştu. Lakin Freud ve Musil'in irrasyonel olana yoğunlaşmaları benzersiz değildi. İrrasyonalizm, aslında, 19. Asır sonu Viyana'sında bilim ve sanatın bütün sahalarına sızan ve Alman filozof Arthur Schopenhauer'e (1788-1860) kadar uzanan felsefi bir mirastı.
Felsefi irrasyonalizmin mirasıyla birbirine bağlanan Schopenhauer, Freud ve Musil, insanların fiillerinin irrasyonel dürtülerden ve isteklerden oluştuğunu müdafaa ettiler. Çoğu insan kendilerinin tamamen rasyonel olduğunu ve fiillerini akılcı düşünce ve mantıklı değerlendirme yoluyla kontrol edebildiklerini düşünse de, gerçek şu ki, insanlar yalnızca eylemleri rasyonel kategorilere girmeyen ve kontrol edilemeyen, hisseden ve tecrübe eden organizmaların havuzudur. Binaenaleyh, özünde, hangi eylemlerin kontrol altında olduğu ve hangilerinin olmadığı mevzubahis olduğunda, zeki insan ile akıl hastası insan arasında hiçbir fark yoktur. Freud'un eserleri psikologlar ve edebiyat teorisyenlerince etraflı bir şekilde analiz edilmiş ve incelenmiştir; ancak daha az bilinen bir gerçek, onun Habsburg Alman topraklarında ayrı bir entelektüel model olarak ortaya çıkan felsefi irrasyonalizmin tarihinin kesin bir parçası olduğudur.
Freud'un Toplum Üzerine Görüşleri
Mesela, Medeniyet ve Mutsuzlukları adlı eserinde Freud, insanlığın tarihine dair bir anlatı yazmaya çalışır. Bu tarih, dinî bir bakış açısından değil, psikanalitik bir nazar noktasından yazılmıştır. Freud, insanların mutsuzluğunun kaynağının insan medeniyetinin kendisi olduğunu savunur. İnsan medeniyeti, toplumun ferdi azalarının arzularını bastıracak şekilde yaratılmıştır. Bunun sonucu olarak çoğu insan, ya bastırılan yahut da medeni toplumlarda kabul edilemez kanallar delaletiyle ifade edilen arzularıyla alakalı bir suçluluk duygusu yaşar. Suçluluk, medeni cemiyetlerde rahatsız edici olan baskın duygudur ve eserinin başlığının da belirttiği gibi, esasen mutsuz yurttaşlar yaratır.
Freud ayrıca, medeniyetin bir parçası olmak için mensuplarının, üreme ve yiyeceğe öncelikli erişime imtiyazlarına sahip olan erkek liderin otoritesine boyun eğmek zorunda kaldığını öne sürer. Bu sistem altında, diğer mensuplar arzularını bastırmak zorundaydı, zira bunların kontrolsüz ifadesi ceza anlamına geliyordu. Önce dış otorite tarafından, daha sonra da vicdan biçiminde içselleştirilmiş otorite tarafından dayatılan baskı, medeni cemiyetlerin mensupları arasında mutsuzluğa sebep olur. Sonuç, ferdi arzu ile onu kontrol altında tutmaya hizmet eden baskıcı güçler arasında devamlı bir mücadeledir; bu da cemiyetlerde huzursuzluğun sebebidir.
Freud'un eserleri, 20. asrın iki cihan harbinin ardındaki güçler hakkında değerli bir bakış açısı sunmuştur. Mamafih, Freud'un edebiyat, psikoloji ve sosyoloji sahalarına benzersiz katkısı, o zamana kadar dile getirilmemiş olan şuuraltı güçler ve içgüdüler hakkında konuşma, düşünme ve yazma hususunda bir çerçeve oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, Freud insan toplumlarının cinsellik, duygu ve arzu gibi yönleri hakkında edebiyatta daha önce kâfi miktarda ifade bulamamış bir şekilde konuşmanın bir yolunu sunmuştur. Psikoloji, edebiyat, sosyoloji, tarih ve felsefe sahalarında Freud'a dair çok şey yazılmıştır ve kuşkusuz daha fazlası da yazılacaktır.
Musil ve Belirsizlik
Ancak Musil üzerine yapılan araştırmalar, Avusturya edebiyatına yoğunlaşan akademisyenlerle sınırlıdır. Tamamlanmamış olan üç ciltlik romanı Kifayetsiz Adam, İrlandalı modernist James Joyce (1882-1941), Fransız romancı Marcel Proust (1871-1922) ve İngiliz feminist yazar Virginia Woolf (1882-1941) gibi yazarların eserleriyle beraber modernist bir şaheser olarak kabul edilir. Musil'in diğer kurgusal eserleri arasında, üst sınıf bir Avusturya askeri mektebinde yaşanan merhametsiz zorbalığı anlatan Genç Törless (1906); bir kadının iç dünyasını keşfeden bir novella olan Aşkın Mükemmelleştirilmesi (1911); ve farklı sonuçlara sahip üç heteroseksüel münasebeti mevzu alan kısa öyküler olan Üç Kadın: Grigia, Portekizli Leydi ve Tonka (1924) yer almaktadır. Devamlı arayış içinde olan karakterlerin tasviri vasıtasıyla, Musil'in kurgusal eserleri, çözümlerin, eğer varsa, ahlak değil, belirsizlik sahasında bulunduğunu öne sürer.
Musil bir romancıdan daha fazlasıydı. O bir filozof, deneme yazarı ve mühendisti. Ve Musil, Schopenhauer'in felsefi irrasyonalizminden de etkilenmişti. Musil'in yazıları ve kendisi, 19. Yüzyıl sonu Viyana'sının kültürel mahsulleriydi ve eserleri, çağın irrasyonalist temayüllerini kavrama kabiliyetleriyle benzersizdi. 1880'den 1942'ye kadar Viyana'da yaşayan Musil, bir cihan harbinin doruk noktasına ve bir diğerine doğru hızlanmasına tanık oldu. Hayatı ve çalışmaları, I. Dünya Savaşı (1914-18) ve Nazizmin inkişafı sebebiyle derinden etkilendi. Naziler 1938'de Anschluss ile Avusturya'yı ele geçirdiğinde, Musil ve Yahudi eşi Martha Marcovaldi İsviçre'ye kaçtı.
Musil'in eserleri, Avrupa kültürünün şiddet dolu alt akıntısına ve yozlaşmış hâline dair dikkat çekici, neredeyse kehanet vasfında bir içgörüş ortaya koymaktadır. İkiliğe yönelik tenkidi, katılaşmış, irrasyonel ideolojilerin hakimiyetine dair endişesini gün yüzüne çıkarır. Musil'in bu ikiliklerle – bilim ve sanat, erkek ve kadın, mümkün ve muhtemel, akılcılık ve duygu, etik ve ahlak, pasiflik ve eylem – kurgularında nasıl irtibat kurduğu, onları entelektüel bir zeminde müzakere etme hususunda titiz bir gayreti meydana getirir. Sonuç olarak, Freud delaletiyle 20. Yüzyıl Batı medeniyetinde bu kadar tesirli hale gelen kendine has irrasyonalizm cereyanının inkişaf etmesine imkan sağlayan Viyana'nın entelektüel muhitinin benzersizliği şüphe götürmezdir.

