Edo dönemi, Tokugawa ailesinin Japonya'yı 1603'den 1868'e değin yönettiği yılları kapsamaktadır. Dönem, adını Tokugawa Shogunluğu hükümet merkezinin yer aldığı Edo şehrine (günümüz Tokyo şehri) nispetle almıştır. Modern Japon toplumunun karakteristik bir çok özelliği bu zaman diliminde şekillendiği için, söz konusu dönem erken modern dönem olarak da tanımlanır.
Siyasi Yapı
1600 yılında, Tokugawa İeyasu (1543-1616) Japonya'nın doğusundan gelen bir daimyolar koalisyonunu Japonya'nın batısından gelen benzer bir daimyolar koalisyonuna karşı Sekigahara Muharebesinde zafere taşıdı. Bu muharebe Japonya'nın 140 senedir tecrübe ettiği, uzun süren iç savaşa bir son vermişti. 1603’te, İeyasu, Minamoto no Yoritomo'nun (1147-1199) bir emsal teşkil eden örneğini takip ederek, imparatorun kendisini shogun olarak atamasını sağladı. İmparatorluk ailesi bu zamanda gerçek bir güce sahip değildi, fakat böylesi ünvanlar aracılığıyla siyasi meşruiyet kazandırma imkanına sahipti. Bu atamayı kullanarak, İeyasu Japonca'da bir bakufu olarak adlandırılan kendi askeri hükümetini kurdu. Tokugawa ailesi açık ara en güçlü savaşçı ailesi olmasına rağmen, İeyasu diğer savaşçı aileleri ortadan kaldırıp merkezi bir devlet kurmak için yeterli isteğe veya güce sahip değildi. Bunun yerine, Tokugawa yönetimini ülke çapında tanımaları karşılığında, daimyoların kendi bölgeleri üzerinde büyük ölçüde hakimiyetlerini sürdürdüğü bir sistem kurdu.
Tokugawa hanedanı Japonya topraklarının yaklaşık yüzde 30'unu doğrudan kendi idaresi altına aldı. Geri kalan topraklarsa yaklaşık 270 daimyo ailesinin kontrolündeydi. İeyasu bu daimyo ailelerini üç gruba ayırmıştı:
- sankei daimyoları - Tokugawa ailesinin yan kolları
- fudai daimyoları - İeyasu'ya Sekigahara Muharebesi öncesinde bağlılık yemini edenler
- tozama daimyoları - İeyasu'ya ancak Sekigahara Muharebesi sonrasında bağlılık yemini edenler
Söz konusu daimyolar tarafından kontrol edilen topraklaraysa, han deniyordu. Bir hanın büyüklüğü, yüzölçümüne göre değil, koku adlı bir birim üzerinden ölçülen pirinç üretim kapasitesine göre belirlenirdi. Fudai daimyolarının daha güvenilir oldukları kabul ediliyordu ve bu nedenle yüzölçümü bakımından görece küçük olan hanları Japonya’nın merkezindeki stratejik kilit noktalarındaydı. Daha az güvenilen tozama daimyolarının hanları ise yüzölçümü bakımından daha büyük olmakla birlikte, Japonya’nın merkezinden uzakta bulunuyordu.
Tokugawa hanedanı, daimyoları kontrol edebilmek için bir dizi önlemi hayata geçirmişti. Örneğin, daimyo ordularının büyüklüğünü kısıtlayan buyruklar gönderildi; daimyoların bölgelerinde yalnızca bir kale sahibi olmalarına izin veriliyor ve onay olmaksızın tahkimatları onarmalarına müsaade edilmiyordu. Tokugawa ise Edo'da büyük bir kale inşa ettirdi ve 1630’lü yıllardan itibaren daimyolar dönüşümlü olarak her yıl Edo'da ve kendi topraklarında yaşamakla yükümlüydü. Edo'da kalıcı olarak kalmak zorunda kalan aile üyeleriyse aslında birer siyasi rehineydi.
Toplumsal denetim sisteminin bir parçası olarak, Tokugawa yönetimi dört kademeli bir kalıtsal sınıf sistemi yarattı. Nüfusun yaklaşık yüzde 7'sini oluşturan savaşçılar en üstte yer alıyor, onları sırasıyla çiftçiler, zanaatkarlar ve tüccarlar takip ediyordu. Bu sistemin bir hedefi de, silaha erişimi olan insan sayısını kısıtlayarak toplumdaki şiddet düzeyini azaltmaktı. Savaşçıların şiddete başvurabilecekleri koşullar da kısıtlanmıştı. Tokugawa yönetiminin aldığı bir başka önlemse Japonya ile yabancı ülkeler arasındaki teması sınırlandırmaktı. Avrupalılar, 16. yüzyılda ticari faaliyetlerde bulunmak ve Hristiyanlığı yaymak maksadıyla Japonya'ya gelmişti. Tokugawa yönetimiyse, Avrupalıların asi daimyolara destek sağlayabilecekleri endişesiyle, Hristiyanlığı yasa dışı ilan etti ve Nagazaki limanında ticaret yapmalarına izin verilen Hollandalılar hariç tüm Avrupalıları sınır dışı etti.
Tarihçiler, Tokugawa yönetimi tarafından oluşturulan bu siyasi yapıya, bakufu ve hanlardan oluştuğu için baku-han sistemi adını verirler. Kimi zaman bu sistem Ortaçağ Japonya’sındaki bir feodalizm biçimi olarak tanımlansa da, bu niteleme söz konusu sistemin Orta Çağ Avrupa’sındaki siyasi yapıya benzediğini ima eder ki böylesine bir benzerliğin varlığı söz konusu bile değildi.
Ekonomik Büyüme Dönemi
1600-1720 yılları arasındaki dönemde, Japonya’nın nüfusu, yaklaşık iki katına çıkarak, 15 milyondan 30 milyona ulaştı. Bu hızlı artışı mümkün kılansa, tüm eksikliklerine rağmen yıllar boyu süren iç savaşın ardından barış getiren Tokugawa siyasi sistemiydi. Taşkınlık yapan orduların zulmünden kurtulan çiftçiler, artık kendilerini ve ailelerini besleyebilmek için daha fazla çaba sarf edebiliyordu.
Daimyolar topraklarının verimini arttırmak için kayda değer bir gerekçeye sahipti. Tokugawa yönetimi, daimyoların gelirlerini doğrudan vergilendirmese de, onları çeşitli mali yükümlülüklere tabi tutuyordu. Söz konusu yüklerin en ağırı, gelirlerinin yüzde 40'ına kadarını tüketebilen, dönüşümlü ikamet sisteminin beraberinde getirdiği masraflardı. Bunun bir sonucu olarak, daimyolar sıklıkla nakde ihtiyaç duyuyordu. Bu sıkıntıyı hafifletmenin iki yolu vardı. Bunlardan biri, tarım nüfusundan daha fazla vergi toplamaya çalışmaktı. Bu yol sıklıkla denense de, çiftçilerin buna direnmek için çeşitli yöntemleri vardı. Daha başarılı bir yol ise, topraklarının genel verimliliğini arttırmaya çalışmaktı. Bu amaç doğrultusunda, bazı daimyolar yeni ekilebilir arazilerin tarıma kazandırılmasını, sulama sisteminin iyileştirilmesini, gelişmiş tarım yöntemlerinin kullanımını ve bölge dışında satılabilecek pamuk, ipek, balmumu, kağıt ve tuz gibi ürünlerin üretimini teşvik etti. Bu durum, yerel, bölgesel ve ülke çapındaki ticaretin büyümesine ve bir ticaret ekonomisinin ortaya çıkmasına yol açtı.
Yeni Şehir Kültürü
Nüfus ve ticaretteki büyüme, daha büyük bir kentleşmeye yol açtı. Yerel düzeyde bakacak olursak, şehirler yerel kalelerin etrafında gelişti. Kalelerin büyüklüğüyse yerel daimyoların ekonomik gücüne bağlıydı. Kimisi küçükken, Himeji Kalesi gibi diğer bazı kaleler de devasa boyuttaydı. Savaşçı nüfusu, yerel yönetimin yürütülmesi için gerekli çeşitli idari görevlerde yer aldıkları bu şehirlerde yaşamaya teşvik edildi. Zamanla bu savaşçılar bir askeri sınıftan sivil idareci grubuna dönüştü.
Savaşçı sınıfı çeşitli ürün ve hizmetlere ihtiyaç duyuyordu ve bu nedenle zanaatkarlar ve tüccarlar sınıf sistemine göre farklı mahallelere ayrılmış bu şehirlere cezboluyordu. Hagi ve Kanazawa gibi şehirlerde, Edo dönemi mahallelerinin bazı kısımları günümüze kadar ulaşarak popüler turistik cazibe merkezlerine dönüşmüşlerdir. Ülke çapında değerlendirildiğinde, Edo, Osaka ve Kyoto ise, oldukça büyük şehirler olarak gelişmişti. 17. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Edo bir milyondan fazla nüfusa sahip olup, dünyanın en büyük şehriydi. Edo Japonya’nın siyasi merkezi olduğu için, nüfusunun büyük bir kısmını savaşçılar oluşturuyordu. Buna karşılık, Osaka Japonya’nın batısındaki en büyük ticaret merkezi olarak gelişmiş ve tüccarlar şehirde baskın bir güç olmuştu. Kyoto ise, imparatorluk ailesinin şehirde yaşaması sebebiyle Japonya’nın başkenti olarak kalmış ve yüksek aristokrat kültürüyle tanınmıştır.
17. yüzyılın ikinci yarısında bu şehirlerde sıradan insanların yaşam biçimlerini yansıtan yeni kültürel formlar gelişti. Edo döneminde fuhuş yasal olsa da ‘eğlence mahalleleri’ olarak bilinen bölgelerle sınırlıydı. Bu bölgelerde kadınların çalışma koşulları son derece kötüydü, ancak söz konusu bölgeler müreffeh bir eğlence sektörünün merkezleri haline geldi. Japoncada bu eğlence sektörüne ‘yüzen dünya’ anlamına gelen ukiyo adı verildi. Bu kavram, aslen “geçici dünya” anlamına bir Budist terimiydi, fakat sonraları seks işçileri ve söz konusu eğlence mahallerinde sık sık vakit geçiren müşteriler için kullanılmaya başlanmıştı.
Bu gelişmelerle yakından ilişkili olarak, iki yeni tiyatro biçimi ortaya çıktı: kukla tiyatrosunun bir türü olan bunraku ve oyuncu aktörlerin sahnelediği kabuki. Bu dönemde, en ünlü oyun yazarı Chikamatsu Monzaemon ismindeki bir kimseydi ve oyunları vasıtasıyla dönemin Japon toplumunun nasıl olduğuna dair bazı fikirler edinmek mümkündür. İhara Saikaku (1642-1693), bu yeni şehirli sınıfının yaşamı hakkında romanlar yazdı ve Matsuo Basho (1644-1694) haiku şiirini incelikli bir sanat formuna dönüştürdü. Hishikawa Moronobu (1618-1694) ise ukiyo-e (yüzen dünyanın tasvirleri) ismindeki yeni bir sanat formunda, ‘yüzen dünya’dan alınma sahneleri canlı bir şekilde resmetti.
Yeni Konfüçyüsçülüğün Yayılışı
17. yüzyıl, aynı zamanda entelektüel dünyada da yeniliklerin yaşandığı bir dönemdi. 1600 yılından önce Japonya'da baskın olan dinler Şinto ve Budizm’di, ancak 17. yüzyılda Konfüçyüsçülük de etkili olmaya başladı. Konfüçyüsçülük Çin'de M.Ö. 5. yüzyılda ortaya çıktıysa da, bu dönemde, bireylerin ve hükümdarların nasıl davranmaları gerektiğine dair bir ahlak sisteminden daha fazlası değildi. M.S. 2. yüzyılda Budizm'in Hindistan'dan Çin’e yayılmasının ardından, Konfüçyüsçü entelektüeller çok daha karmaşık ve incelikli bir düşünceler dizisini ortaya koymaya başladılar. Song Hanedanı döneminin (960-1279) Zhu Xi (1130-1200) gibi düşünürleriyse, birey, toplum ve evrene dair kapsayıcı bir teoriyi -Yeni Konfüçyüsçülüğü- geliştirdiler.
Yeni Konfüçyüsçülüğün temel fikirlerinden birisi, insan doğasının iyi olmasına karşı, söz konusu iyiliğin dünyayla etkileşim sonucu örtük kalabileceğidir. Fıtrî olan iyiliği ihya edebilmek için, insanların öz-talim ve terbiye ile iştigal etmesi gerekmekteydi. Bazı Yeni Konfüçyüsçü fikirler, Japonya’ya Kamakura (1185-1333) ve ardından Muromachi dönemlerinde (1333-1573) Budist düşüncenin yeni biçimleriyle birlikte girmişti. Ancak, Yeni Konfüçyüsçülüğün Budizm’den ayrı bir düşünce ekolü gelişebilmesi, yalnızca erken Edo döneminde mümkün olabilmişti. Bu dönemdeki ilk Konfüçyüsçüler, Tokugawa'nın 1620 yıllarında yasakladığı Hristiyanlığın bir başka biçimini savundukları zannedildiği için, Japon hükümeti tarafından kuşkuyla karşılandı. Ancak, zaman geçtikçe Konfüçyüsçülüğü tanıtarak geçimini sağlayan bağımsız bir bilgin sınıfı ortaya çıktı.
Bir zamanlar, Konfüçyüsçülüğün, yalnızca Tokugawa tarafından Japonya’ya dayatılan hiyerarşik toplumsal düzeni destekleyen muhafazakar bir ideoloji olduğu düşünülüyordu. Ancak son dönemki araştırmalar durumun böyle olmadığını ortaya koymuştur. Çin’de Konfüçyüsçülük devlet aygıtının bir parçasıydı. İnsanların İmparatorluk Çin’inde devlet görevlisi olabilmeleri için, devlet destekli okullarda okutulan Konfüçyüsçü klasiklerin özümsenmesine dayanan memuriyet sınavlarını geçmesi gerekiyordu.
Japonya'daysa, hükümet kalıtsal bir askeri aristokrasinin elindeydi ve işlerin başka şekilde yürütülmesi gerektiğine dair hiç bir tavsiye hoş karşılanmıyordu. Bu hususta, başı belaya giren bilginlere örnek olarak gösterilebilecek bir isim de Yamaga Soko’dur (1622-1685). Yamaga, savaşçıların geleneksel savaşçı rollerini yitirmiş olduğu gerçeğinden dolayı kaygılanıyordu. Yamago, yönetici sınıf olan savaşçıların artık yalnızca yönetmekle değil aynı zamanda toplumun diğer fertleri için de bir rol model olmakla da yükümlü olduklarını savundu. Bunu yapmak için de, hem askeri eğitim ve hem de edebi sanatlarda kendilerini geliştirmekle meşgul olmaları gerekiyordu. Soko bazı başka fikirleri yüksek makamlardaki insanları rahatsız ettiği için Edo’dan sürgün edilirken, Ogyu Sorai (1666-1728) ve Arai Hakuseki (1657-1725) gibi diğer Konfüçyüsçü bilginler oldukça saygı görüyor ve shogunlara danışman oluyorlardı.
Japon bilginler için Konfüçyüsçülüğün özellikle sorunlu olan bir yönü vardı. Bu da, Çin’in 'merkez ülke' olarak görülüp etrafındaki ülkelerinse barbar oldukları düşünülmesiydi. Bazı Japon düşünürler Japonya'nın Çin'den daha aşağı bir konumda olduğu fikrini kabul ettiyse de, diğerleri bu görüşü eleştirmişti. Eleştirmenler, Konfüçyüsçülükten öğrendikleri metin çözümleme tekniklerini, eski Japon yazını çalışmalarına uyarlayarak Japonya'nın aslında Çin'e üstün olduğunu savundular. Bazıları imparatorluk hanedanının ilahiliğine dair Şinto düşüncelere dayanıyorken, diğerleri de Konfüçyüsçülüğün gerçek ruhunun Çin'de yitirilip Japonya'da korunduğunu iddia ediyordu. Bu düşünce biçimi, Japonca'da kokugaku (ülke çalışmaları) olarak adlandırılmış ve milliyetçiliğin erken bir formunu temsil etmiştir.
Ako Hadisesi
18. yüzyılın başında, Japon toplumunun 17. yüzyılda ne denli değiştiğini simgeleyen eden Ako Hadisesi Edo'da vuku buldu. 1701 yılında, Ako (Japonya'nın batısındaki bir bölge) beyi Asano Naganori Edo Kalesinde bir saray merasimi için hazırlıklarda bulunduğu sırada, Kira Yoshinaka adlı bir protokol görevlisine saldırdı. Kira yalnızca hafif yaralanmıştı, ancak bu şekilde asayişi bozmak idamla cezalandırılan bir suçtu. Asano’ya, o zamanlar savaşçıların idam edilme şekli olan seppukuyu yapması emredildi. Ayrıca, toprakları müsadere edildi ve bu durum maiyetindekilerin ronin veya efendisiz savaşçılar olması anlamına geliyordu.
Söz konusu roninlerden 47'si, Asano'nun ölümünden sorumlu tuttukları Kira'ya karşı gizli bir plan hazırladı. Yaklaşık iki yıl sonra, Kira'nın malikânesine sürpriz bir saldırı düzenleyip, onu öldürdüler. Kesik başı, Asano'nun gömüldüğü yakındaki bir tapınağa götürüldü. Bu tapınakta, yetkililer gelene kadar beklediler. Tutuklandılar ve hükümet yetkilileri tarafından gerçekleştirilen bir soruşturma sonrasında, seppuku yapmaları emredildi. Bu hüküm önemliydi çünkü önceki efendilerine karşı bir savaşçı sadakati göstermelerine rağmen, hükümetin şiddet eylemlerini tolere etmeye artık yanaşmadığını göstermektedir.
Tokugawa İktidarının Sonu
Yaklaşık 1720 yılından itibaren popülasyon artışı son buldu ve nüfus, Edo dönemi sonuna değin 30 milyon civarında sabit kaldı. Bu durum kısmen insanların yaşam standartlarını koruyabilmek amacıyla daha az çocuk sahibi olmayı tercih etmelerinden kaynaklanıyordu. Aynı zamanda, mevcut teknoloji düzeyi göz önüne alındığında, insan popülasyonunun doğal ekolojik sınırlarına ulaştığını da göstermekteydi. Nitekim, Japonya bir çok insanın ölümüne yol açan sayısız kıtlık ve doğal afete maruz kaldı. Kötüleşen bu ekonomik durum, denizaşırı bir tehdidin ufukta belirdiği bir zamanda Tokugawa siyasi sistemi üzerinde baskı oluşturmaya başladı.
Edo döneminin ilk zamanlarında, Japonya ve Avrupa’daki teknoloji seviyesi birbirine görece denk olduğu için, bakufu çoğu Avrupalı’yı sınır dışı etmekte başarılı olmuştu. Bununla birlikte, Edo dönemi boyunca, yönetim, Nagasaki'de Hollandalı tüccarları dış dünyadaki durumlar ile ilgili raporlar sunmakla yükümlü kıldı. Ayrıca, 1720 yılında, sekizinci shogun Tokugawa Yoshimune yabancı kitapların ithali ile ilgili kuralları gevşetti. Bu kitapların çevrilmesi Avrupalı bilimsel düşüncelerin incelenmesini içeren Rangaku veya ‘Hollanda Öğrenimi’ hareketinin güçlenmesini sağlamıştı. Bu sebeplerden dolayı, yabancı ülkelerle temas üzerindeki kısıtlamalara rağmen, yönetim Japonya dışında meydana gelen gelişmelerden büsbütün habersiz değildi. Ancak 1700’lü yıllarının sonlarından itibaren yabancı gemiler ülkeyi ticarete açmalarını talep ederek Japonya'yı ziyaret etmeye başlamıştı. Bu tekliflerin tamamı geri çevrilecekti.
18. yüzyıl sonlarından itibaren, İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri Sanayi Devrimini tecrübe etmeye başlamıştı. Buharlı makinenin icadı, üretimi büyük ölçüde arttırdığı gibi, demiryolu ve buharlı gemilerin gelişiminin önünü açmıştı. Bununla birlikte, Avrupalılara savaş alanında belirleyici bir avantaj sağlayan gelişmiş silahların üretilmesine de yol açmıştı. 1840’larda, İngilizlerin Çin'e karşı Afyon Savaşı'nda kazandığı galibiyet, 'yabancı barbarların' Japonya için gerçek bir tehdit teşkil ettiğini Japon liderlerin idrak etmesini sağlamıştı. 1853'te, Amerikalı Mathew Perry (1794-1858) Sanayi Çağı silahlarıyla donanmış buharlı gemilerden oluşan bir filoya komuta ederek Japonya'ya geldi ve ülkenin ticarete açılmasını talep etti. Ertesi yıl, bakufu, yabancı ziyaretler üzerindeki kısıtları kısmen kaldıran bir anlaşmayı Amerika Birleşik Devletleri'yle imzalamak zorunda kaldı. Ülkeyi dışarıya daha fazla açan bir diğer anlaşma 1858 yılında imzalandı ve bunu Birleşik Krallık, Rusya ve Fransa'yla imzalanan benzer anlaşmalar takip etti. Bakufu'nun dış tehdite karşı verdiği tepkinin bariz zayıflığı, onu içerideki muhalif güçlerin meydan okumasına karşı açık bir hale getirdi. Bu meydan okumaya, en büyük iki tozama daimyosu, Kyushu adasındaki Satsuma ve Honshu adasının batısındaki Choshu önderlik ediyordu.
Teoride, bakufu Japonya'yı imparatorluk ailesi adına idare etmekteydi. Bu, erken Edo döneminde, Tokugawa’lar için iktidarlarını meşrulaştıran elverişli bir siyasi kurguydu. Ancak, muhalifler, Japon tarihi araştırmalarına dayanarak, Tokugawa ailesinin imparatorluk ailesinin iktidarını meşru olmayan bir şekilde gasp ettiğini iddia etmeye ve söz konusu iktidarın geri devredilmesi talebinde bulunmaya başlamıştı. Bu taleplerini dış ülkelerin tehdidiyle ilişkilendirerek, “imparatora tazim edin, barbarları sürün” anlamına gelen sonno joi sloganıyla ifade ettiler. Choshu ve Satsuma’da yabancılara yönelik saldırılar olduysa da, Avrupalı gemiler saldırılara yanıt olarak her iki bölgedeki tesisleri bombardımana tabi tuttu. Bu güç gösterisi barbarları kovmaya çalışmanın pratikte mümkün olmadığını gösterdi ve bu nedenle gayretler bakufuyu devirmeye yoğunlaştı. Kısa süren bir iç savaşın ardından, son shogun Tokugawa Yoshinobu (1837-1913) iktidarını imparatorluk sarayına geri devretmeye karar verdi ki bu olay Meiji Restorasyonu olarak bilinmektedir. Böylece, Tokugawa yönetimi sona erdi.
İkinci Dünya Savaşı’nın 1945’te sonlanmasının sonraki on yıllarda, Anglofon dünyadaki tarihçiler Edo dönemine karşı oldukça olumsuz tutum takınma eğilimindeydi. Bunun sebebi, 1930’lar ve 1940’lardaki Japon toplumunu şekillendiren militarizmin kaynağının Edo dönemi olduğuna inanmalarıydı. Ancak, Japonya’nın savaş sonrası demokrasininin başarısı ve 1960’lardan itibaren ekonomisinin hızla büyümesiyle birlikte bu görüş büyük oranda yeniden gözden geçirildi. Günümüzde, Edo dönemi, karanlık tarafı inkâr edilmemekle birlikte, Japon toplumunun bazı ayırt edici özelliklerinin geliştiği bir dönem olarak genellikle olumlu bir biçimde değerlendirilmektedir.

