Aşur (Assur olarak da bilinir), Mezopotamya’da Dicle Nehri’nin yukarısındaki bir platoda yer alan bir Asur kentiydi (günümüzde Irak’ın kuzeyindeki al-Shirqat bölgesinde bulunan Qal' at Sherqat olarak bilinir). Kent, Mezopotamya’dan Anadolu’ya ve oradan da Levant’a uzanan kervan ticaret yolunun tam üzerinde yer aldığı için önemli bir ticaret merkeziydi. Ancak zamanla, Asur İmparatorluğu'nun başkenti ve antik Mezopotamya'nın en zengin şehirlerinden biri haline geldi.
Şehir, ilk olarak I.Erken Hanedanlık dönemi (MÖ 2900-2750/2700 civarı) sırasında kurulmuş, ancak MÖ 1900 civarında önem kazanmaya başlamış, ilk büyük Asur kenti haline gelmiş ve Yeni Asur İmparatorluğu (MÖ 912-612) döneminde önemli bir dini ve kültürel merkez olmuştur. Daha sonra Asur olacak olan şehir, Akkad'ın Büyük Sargon'un (MÖ 2334-2279) hükümdarlığı sırasında Akkadlılar tarafından inşa edilmiş olan mevcut bir yerleşim yerinin üzerine kurulmuştur.
İncil'in Yaratılış Kitabı'ndaki bazı bölümlerin (10. ve 22. bölümler) bir yorumuna göre, Aşur, Büyük Tufan'dan sonra Nuh'un oğlu Şem'in oğlu olan Asur adlı bir adam tarafından kurulmuş ve bu kişi daha sonra diğer önemli Asur şehirlerini de kurmuştur. Daha olası bir kuruluş hikayesi ise, şehrin MÖ 3. binyılda bu isimdeki tanrıdan sonra Asur/Assur olarak adlandırıldığıdır; aynı tanrının adı, Asur'un kökenidir. Asur'un kökenine dair İncil'deki versiyon, Asurluların Hristiyanlığı kabul etmesinden sonra tarihsel kayıtlarda ortaya çıkmıştır ve bu nedenle, yeni inanç sistemlerine daha uygun olan erken tarihlerinin yeniden yorumlanması olduğu düşünülmektedir.
Aşur, Anadolu’daki Karum Kanesh kentiyle yürüttüğü kazançlı ticaret sayesinde, Asur İmparatorluğu’nun başkenti haline gelmeden çok önce gelişip büyümüştü. Başkent önce Kalhu (Nimrud), ardından Dur-Sharrukin ve son olarak Ninova kentlerine taşınmış olsa da, Aşur Asurlular için önemli bir manevi merkez olmaya devam etti. Asur İmparatorluğu'nun ilk günlerinden MÖ 612'den önceki son günlere kadar, başkent nerede olursa olsun, tüm büyük krallar (savaşta hayatını kaybeden II.Sargon hariç) Aşur'da gömüldü. Aşur, MÖ 612'de Babilliler ve Medler tarafından yönetilen koalisyon tarafından, daha sonra da Sasani Persleri tarafından yıkıldı ve bugün UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi'nde yer almaktadır.
Erken Dönem
Arkeolojik kazılar, bu bölgede MÖ 3. binyıl gibi erken bir tarihte bir tür yerleşimin var olduğunu göstermektedir. Bu şehrin tam olarak nasıl bir yapıya sahip olduğu ve büyüklüğü bilinmemektedir. Bugüne kadar keşfedilen en eski temeller, ilk İştar Tapınağı'nın altında bulunanlardır; bu temeller muhtemelen daha eski bir tapınağın temeli olarak hizmet etmiştir, zira Mezopotamyalılar genellikle eski yapıların kalıntıları üzerine yeni yapılar inşa ederlerdi.
Yerinde bulunan çömlekler ve diğer eserler, Aşur'un Akkad İmparatorluğu erken dönemlerinde önemli bir ticaret merkezi olduğu ve Akkad şehrinin bir yerleşkesi olduğu bilinmektedir. Zamanla, Mezopotamya ile Anadolu arasında ki ticaret arttı ve Aşur konumu dolasıyla bu ticaretteki en önemli şehirlerden biri oldu. Tüccarlar mallarını kervanlarla Anadolu'ya gönderir ve ticaretlerini öncelikli olarak Kanişte yaparlardı. Araştırmacı Paul Kriwaczek şöyle yazıyor:
Kaniş'in ticarethaneleri birkaç nesil boyunca gelişti ve bazıları son derece zenginleşti. - antik çağın milyonerleri oldular- . Ancak tüm işler aile içinde kalmıyordu. Aşur'da gelişmiş bir bankacılık sistemi vardı ve Anadolu ticaretini finanse eden sermayenin bir kısmı bağımsız spekülatörlerin, sözleşmeyle belirlenen bir kâr payı karşılığında yaptıkları uzun vadeli yatırımlardan geliyordu.
Bu kazançlar çoğunlukla şehirde ki özel konutların ve kamu binalarının yenilenmesi ve tadilatı için harcandı. Ticaret sayesinde Aşur zenginleşti ve büyüdü ; M.Ö 2.bin yılın başlarında Asur'un başkenti haline geldi. Şehrin doğal savunmasını güçlendirmek amacıyla etrafına surlar inşa edildi. Oysa bu savunmalar kendi başlarına oldukça avantajlıydı. Araştırmacı Gwendolyn Leick şöyle yazıyor:
Aşur şehri, hızlı akan Dicle nehrini keskin bir kıvrıma zorlayan kayalık bir kireçtaşı uçurumunun üzerine inşa edilmiştir. Ana akıntıya antik çağda bir yan kol da katılmış, böylece 1,80 kilometre (1,1 mil) kıyı şeridine sahip oval şeklinde bir ada oluşmuştur. Kayalık çıkıntılar, vadi tabanından yaklaşık 25 metre (82 fit) yüksekliğe kadar dik yamaçlarla yükseliyordu. Bu doğal olarak korunaklı konum, vadinin geniş bir manzarasını sunan bir dönüm noktası oluşturmasının yanı sıra, bölgeyi savunmayı nispeten kolaylaştırdığı için stratejik öneme sahipti.
Aşur'un Yükselişi
Şehir gelişip büyüdükçe, Asurlular topraklarını genişlettiler. Asur kralı I.Şamaşi Adad (MÖ 1813-1791), istilacı Amorit kabilelerini püskürttü ve Aşur ile Asur topraklarının sınırlarını yeni saldırılara karşı güvence altına aldı. Şehir, I.Şamaş Adad döneminde büyüdü ve daha sonra Hammurabi (MÖ 1792-1750) döneminde Babil'in egemenliğine girdi.
Hammurabi, Asur'a iyi muamele edip tanrılar ile tapınaklara hürmet gösterse de, şehrin Anadolu ile olan ticaretine son verdi. Babil, Asur’u zengin eden ticaret yollarını ele geçirdi ve Asur şehri sadece Babil ile ticaret yapmaya zorlandı; bu durum Asur’un refahının azalmasına neden oldu ve şehir bir vassal (bağımlı) devlet olarak güçten düştü.
MÖ 1750'de Hammurabi'nin ölümüyle birlikte, şehir devletleri bölgenin kontrolünü ele geçirmek için birbirleriyle rekabet etmeye başlayınca, bölgede kargaşa ve iç savaş patlak verdi. Asur kralı Adasi (MÖ 1726-1691) ile istikrar nihayet tesis edilmiş olsa da, o süreçte batı Anadolu'da gelişen Mitanni Krallığı Mezopotamya boyunca yayılarak Asur'u kendi egemenliği altına almıştı. I. Aşur-uballit'in (MÖ 1353-1318) tahta çıkıp Mitannileri bozguna uğratmasına ve topraklarının büyük bölümünü ilhak etmesine değin, Asur bir vasal devlet olarak atalet içinde kalmıştır.
Hitit kralı I. Şuppiluliuma'nın (MÖ 1344-1322) fethi ve Mitanni idarecilerinin yerine Hitit memurlarını yerleştirmesinden itibaren Mitanni Krallığı eski ihtişamını yitirerek ciddi kayıplara uğramıştı. I. Aşur-uballit bu Hititli idarecileri çarpışmalarda yenilgiye uğratsa da bölgedeki nüfuzlarını tam anlamıyla kıramadı. Halefi I. Adad-Nirari (MÖ 1307-1275), Hititleri mağlup edip Mitanni topraklarını ilhak ederek bir Asur imparatorluğu yapısının ilk temellerini meydana getirdi.
Aşur'dan hüküm süren kral, zafer kazanan ordusunu bölgenin dört bir yanına gönderdi ve fetihlerinden elde ettiği ganimetleri şehre gönderdi. Aşur yeniden refaha kavuştu ve gelişmeye ve büyümeye başladı. I.Adad Nirari, şehirde pek çok inşaat projesini hayata geçirdi ve surları güçlendirdi. İşte bu andan itibaren Aşur, Asur İmparatorluğu'nun başkenti olarak ün kazanan, seçkin bir şehir haline geldi.
Başkent Aşur
I.Adad Nirari’nin oğlu Şalmaneser I (MÖ 1274-1245), şehirdeki iyileştirme çalışmalarını sürdürdü ve o kadar refah içindeydi ki, Kalhu şehrini (Nimrud olarak da bilinen ve daha sonra başkent olacak olan) inşa etmeyi de başardı. Oğlu I.Tukulti-Ninurta (MÖ 1244-1208), yenileme ve inşaat projelerini daha da ileriye götürdü. I.Tukulti-Ninurta , Aşur'un karşısındaki nehrin diğer yakasına Kar-Tukulti-Ninurta (Tukulti-Ninurta Limanı) adını verdiği kendi şehrini inşa etti.
Bölgede bulunan ve bu tarihsel anlatıyı destekler nitelikteki kitabeler nedeniyle, tarihçiler uzun bir süre bu şehrin MÖ 1225 dolaylarında, I. Tukulti-Ninurta'nın Babil'i yağmalamasından sonra inşa edildiğini savundular. Ancak günümüzde; diğer kitabeler, kayıtlar ve arkeolojik kanıtlar ışığında, kralın şehri inşa etmeye saltanatının erken dönemlerinde başladığı düşünülmektedir. Bu girişimin arkasındaki nedenler arasında; Aşur şehrinde geliştirilecek pek bir yerin kalmaması ve kralın, ismini seleflerinden ayıracak, etkileyici bir inşa projesi ortaya koyma arzusu olabilir.
Asur'daki İştar Tapınağı'nı halihazırda restore etmiş ve farklı projeler yürütmüş olsa da, bunlar yalnızca seleflerinin başarılarını geliştirmekten ibaretti. I. Tukulti-Ninurta, kendine dair büyük bir vizyonu olan hırslı bir hükümdar olduğundan, ancak kendi adını taşıyan tamamen yeni bir şehrin inşasının gayelerine hizmet edeceğine inanıyordu. Kar-Tukulti-Ninurta'nın bir dönem Asur'un yerini alacak yeni başkent olarak inşa edildiği düşünülmüş olsa da, bu teori günümüzde çoğu tarihçi tarafından artık kabul görmemektedir
Kayıtlar, Asur'daki sarayda görev yapan memurların aynı dönemde nehrin karşı kıyısındaki Kar-Tukulti-Ninurta'da da çalıştığını göstermektedir; bu durum, başkentteki işleyişin her zamanki düzeninde devam ettiğine işaret eder. Bununla birlikte I. Tukulti-Ninurta'nın yeni şehrini açıkça kayırdığı görülmektedir; zira Babil tapınaklarından yağmaladığı zenginliği Kar-Tukulti-Ninurta'daki yeni sarayı ve diğer projeleri için cömertçe harcamıştır. Kral, Babil’e yönelik tutumu ve bilhassa tapınakları yağmalaması nedeniyle kendi sarayında oğlu tarafından suikasta kurban gitmiştir. Ölümünün ardından şehri, Asur lehine terk edilmiş; zamanla köhneleşmiştir ve yıkılmıştır.
Aşur, I. Tiglat-Pileser’in (MÖ 1115-1076) hükümdarlığının son dönemlerine kadar imparatorluğun başkenti ve incisi olmaya devam etti. I. Tiglat-Pileser, bu şehirden ünlü kanun metnini ilan etti ve saray ile surların iyileştirilmesi için servetini cömertçe harcadı. Selefleri gibi o da ordusuyla birlikte bölge genelinde seferler düzenledi ve Asur topraklarını önemli ölçüde genişletti; ancak ölümünden sonra kurduğu krallık dağıldı. Bu dönemde Aşur, özellikle refah içinde olmasa da istikrarlı kaldı ve I. Tiglat-Pileser'in ardından gelen krallar, daha uzak bölgeleri kaybetmiş olsalar da şehri çevreleyen toprakları elinde tutmayı başardılar.
II. Adad-Nirari'nin (MÖ 912-891) tahta çıkışıyla birlikte şehir yeniden eski refahına kavuştu ve Yeni Asur İmparatorluğu yükselmeye başladı. II. Adad-Nirari, Asur kontrolünden çıkmış olan bölgeleri yeniden fethetti ve imparatorluğu her yönde daha da genişletti. Asur artık devasa bir imparatorluk çarkının merkezi haline gelmişti, kralların düzenlediği askeri seferlerden elde edilen zenginlikler düzenli olarak başkente akıyordu.
Asur'un fethedilen bölgelerdeki halk kitlelerini sürgün etme ve yerini değiştirme (iskan) politikası şehre de doğrudan yansıdı; zira düzenli olarak kütüphane, saray veya okullarda görevlendirilmek üzere kâtipler ve âlimler buraya gönderiliyordu. Bu durum, Asur’un bir ilim ve kültür merkezi haline gelmesine katkı sağladı. I. Tukulti-Ninurta Babil’i yağmaladığında, Asur’a getirdiği ganimetlerin bir kısmını da kitaplar oluşturuyordu. Babil’in hikâyelerinin, mitlerinin ve efsanelerinin kayıtlı olduğu kil tabletler artık Asur kütüphanesinin raflarını dolduruyordu; bu eserler kâtipler tarafından kopyalandıkça hem Asurlu yazarları etkiledi hem de gelecek nesiller için korunmuş oldu.
Yeni Asur İmparatorluğu'nda Aşur
Kral II. Aşurnasirpal (MÖ 884-859), başkenti Asur'dan Kalhu'ya taşımış olsa da bu durum Asur'un refahı veya ehemmiyeti üzerinde herhangi bir olumsuz etki yaratmadı. Kalhu, II. Aşurnasirpal'in başarılı seferlerinin ardından yeniden imar edilmişti; kralın burayı başkent yapma sebebi, büyük olasılıkla I. Tukulti-Ninurta’nın kendi şehrini inşa etme gerekçesiyle aynıydı: Kendi ismini seleflerinden daha üst bir konuma yükseltmek.Tarihçi Marc Van De Mieroop şöyle yazıyor:
Kralların bu devasa şehirlerin inşası için bir motivasyonları olmuş olmalıydı; ancak kayıtlarına baktığımızda bu çalışmalar için herhangi bir gerekçe beyan edilmediği görülür. Aşurnasirpal'in Kalhu üzerindeki çalışmaları için sunduğu gerekçe, yalnızca selefi Şalmaneser tarafından inşa edilen şehrin köhneleşmiş/bakımsız kalmış olduğuna dair basit bir beyandan ibarettir.
Kalhu’nun neden yeni başkent yapıldığına dair de herhangi bir gerekçe belirtilmemiştir; Asur’un doğal savunma mekanizmaları ve surlarının mukavemeti göz önüne alındığında, bu taşınma kararı bilhassa tuhaf görünmektedir. Öne sürülen teorilerden biri, II. Aşurnasirpal’in halkının ortak bir kimliğe sahip olmadığı 'bakir' bir şehir istemiş olmasıdır. O dönemde Asur, oldukça prestijli bir şehirdi ve sakinleri şehirleriyle olduğu kadar 'Asurlu' olmakla da gurur duyuyorlardı. Bu nedenle, II. Aşurnasirpal’in daha az gururlu ve dolayısıyla daha kolay yönetilebilir bir halkla, kraliyetine ait yeni bir güç odağı oluşturmak amacıyla başkenti taşıdığı ileri sürülmüştür.
Kalhu harabelerinde bulunan bir dikilitaş (stel), yeni başkentin açılış festivalini tasvir etmektedir; bu törende II. Aşurnasirpal, krallığının dört bir yanından gelen 69.574 erkek ve kadını on gün boyunca ağırlamıştır. Şehirdeki diğer kitabeler, II. Aşurnasirpal'in Kalhu’dan nasıl 'ebediyen kraliyet meskenim ve hükümdarlık zevkim' olarak bahsettiğini, yeni şehrin etrafına 41 çeşit ağaç fidanı diktiğini ve devasa kanallar ile sulama hendekleri kazdırdığını anlatır (Van De Mieroop, 68). Tüm bunlar, yeni başkenti Asur’un üzerine çıkarmak adına yapılmıştı; buna rağmen, Kalhu’nun başkent olduğu sonraki 150 yıl boyunca Asur’un statüsünde herhangi bir gerileme olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır.
Asur şehri, V. Şemsi-Adad’ın (MÖ 824-811) saltanatına damga vuran iç savaşlar sırasında başarıyla savunuldu ve onu takip eden krallar döneminde restore edildi. III. Tiglat-Pileser (hüküm süresi MÖ 745-727) şehri daha da zenginleştirip surlarını güçlendirdi; halefleri de aynı yolu izledi. Sanherib (MÖ 705-681), o dönemde başkent ve 'rakipsiz' olarak nitelendirdiği sarayının bulunduğu yer Ninova olmasına rağmen, Babil’i yağmaladığında elde ettiği ganimetleri Asur'a getirdi. Bu zenginliği açık bir şekilde Ninova’daki bahçelere, parklara ve saraya akıtmış olsa da, atalarının kadim şehrini onurlandırmaya devam etti.
Onu takip eden krallar Esarhaddon (MÖ 681-669) ve Asurbanipal (MÖ 668-627) de sundukları hediyeler ve inşa projeleriyle şehri onurlandırmaya devam ettiler. Asurbanipal öldüğünde, Asur İmparatorluğu'nun egemenliği altındaki bölgeler isyan etti ve imparatorluk parçalanmaya başladı. Asurbanipal'in halefleri bu hızlı çöküşü durdurmak adına hiçbir varlık gösteremedi ve imparatorluk nihayetinde yıkıldı.
Sonuç
Aşur şehri, MÖ 612 yılında Babilliler, Medler ve Perslerden oluşan müttefik kuvvetler tarafından; Ninova gibi diğer büyük Asur kentleriyle birlikte yerle bir edildi. Şehir bir süre harabe halinde kalsa da, ilerleyen bir tarihte yeniden iskân edildi ve kısmen imar edildi. Aşur, Akamanış İmparatorluğu (yaklaşık MÖ 550-330) döneminde idari bir merkez haline geldi ve Part İmparatorluğu (MÖ 247 - MS 224) döneminde yeniden gelişti. MÖ 116 dolaylarında şehir ve çevre bölgesi İmparator Trajan komutasındaki Roma tarafından ele geçirildi; ancak Aşur daha sonra Sasani İmparatorluğu (224-651) Kralı I. Ardeşir tarafından bir kez daha yıkıma uğratıldı. Harabe halindeki şehrin bazı kısımları 14. yüzyıla kadar yerleşim görmeye devam etti; bu tarihten sonra ise tamamen terk edildi.
Aşur kalıntıları ilk olarak 19. yüzyılın ortalarında arkeologlar Austin Henry Layard ve H. Rassam tarafından tespit edilmiş ve burada bazı ön çalışmalar yürütülmüştür; ancak sahadaki ilk kapsamlı kazı çalışmaları 1903-1914 yılları arasında Robert Koldewey ve Walter Andrae tarafından gerçekleştirilmiştir. O günden bu yana bölgedeki çalışmalar; ödenekler ve bölgedeki çatışmaların izin verdiği ölçüde, en son Profesör Karen Radner liderliğindeki 'Assur Kazı Projesi' (Assur Excavation Project) dahil olmak üzere kesintisiz devam etmiştir. Sahadan bugüne kadar binlerce kil tablet, sanat eseri ve arkeolojik buluntu gün yüzüne çıkarılmıştır.
Aşur, 2003 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş; aynı yıl içerisinde UNESCO’nun 'Tehlike Altındaki Dünya Mirasları' listesine de alınmıştır. Şehir kalıntıları, o dönemde yapılması planlanan bir baraj projesinin (2003'te askıya alınan ancak günümüzde yeniden gündeme gelen bir proje) tehdidi altında kalmış; ayrıca 2015 yılında bölgenin IŞİD (Irak ve Şam İslam Devleti) militanları tarafından işgali sırasında sahadaki yapılar zarar görmüştür. Yine de bu tahribat, bölgedeki diğer antik kalıntılara kıyasla çok daha hafif atlatılmıştır. Bugün, bir zamanlar Mezopotamya’nın en görkemli kentlerinden biri olan bu şehirden geriye çok az şey kalmış olsa da; hikâyesi, kil tabletler üzerindeki kitabeler, çanak çömlekler ve diğer arkeolojik buluntular aracılığıyla yaşamaya devam etmektedir
