Roma İmparatorları, MÖ 27'de Augustus ile başlayıp MS 5. yüzyılın sonlarına kadar Batı'da, sonrasında da MS 15. yüzyılın ortasına kadar Doğu Roma İmparatorluğunu olmak üzere Roma İmparatorluğunu yönetmişlerdir. İmparatorlar, Sezar ve İmparator gibi lakaplar almışlardır, fakat tahtı ellerinde tutmalarını sağlayan şey orduları yönetmekti.
MÖ 1. yüzyılın ikinci yarısındaki Roma İmparatorluğu'nun kurulmasından önce, içerisinde Süryaniler, Babiller, Persler ve Makedonları içeren birçok imparatorluk kurulmuştu. Tüm bu imparatorluklar Büyük Kiros, Büyük Darius, I. Serhas ve tabii ki Büyük İskender gibi önemli liderlere sahipti.
Ama tarih bize der ki, bu büyük isimler her zaman kral olarak adlandırılmıştı, imparator terimi hiç kullanılmamıştı. Aksine, Roma İmparatorluğu farklıydı; kral değil, imparatora sahiplerdi. Arasındaki farkı anlamak isteyen birisi Roma İmparatorluğunu ve Roma Cumhuriyetini'nin ikisini de araştırmalı ki nerdeyse toplam 1000 yıllık bir tarih anlamına gelir.
Cumhuriyetten İmparatorluğa
Roma bir imparatorluk olmadan önce, uzun süreli "demokratik" bir şekilde yürütülen bir cumhuriyetti. Etrüskleri ve krallarını bölgeden kovduktan sonra, şehir devleti bir Senato ve/veya seçilmiş yargıçlardan oluşan bir meclis tarafından yönetildi - görev süresi sınırlı olan konsüller ve tribünler. İtalyan Yarımadasının fethinden sonra Roma, agresif askeri seferlerle birlikte başta Kuzey Afrika, İspanya, Makedonya ve Yunanistan'a ek olarak Akdeniz'deki bazı adalarla birlikte ciddi biçimde toprak kazandı.
Ne yazık ki, Cumhuriyetin büyüklüğü liderin üzerinde büyük baskı yarattı; Sulla, Gaius, Pompey ve son olarakta Jül Sezar gibi iyi ve kötü liderler iktidarı ele geçirmek için siyasi ve askeri rütbelerde yükseldi ki Sezar, "ömür boyu diktatör" lakabını alacaktı. Bir tarihçiye göre, çeşitli sosyal, politik ve ekonomik güçler artool Cumhuriyet liderliği tarafından kontrol altında tutulamıyordu, değişim kaçınılmazdı.
Mart İdusu'ndaki Jül Sezar'ın Senato üyeleri tarafından öldürülmesinin ardından, İkinci Triumvirlik olarak adlandırılan ve üyeleri (Octavian, Marcus Antonius ve Lepidus) olan hem politik hem de askeri bir savaş başladı ve Octavian (Augustus) nihai zafer sahibi oldu.
İlk İmparator
Kazanan general olarak Octavian, özellikle Marcus Antonius'u yenmesinin ardından askerlerinin "İmparator" diyerek haykırdığını sıklıkça duyuyordu. Gelecekte bu lakap, askeri deneyimi fark etmeksizin, tahta çıktıklarında otomatik olarak ardılları tarafından da kullanılacaktı. 20 yıllık bir iç savaşın ardından Octavian, Jül Sezar'ın evlat edinilmiş oğlu, Roma'ya bir kahraman olarak döndü.
Halk, Cumhuriyetteki istikrarın dönüşünü umarak kutlamalar yaptı. Başlarda onur ve güçten uzak dursa da Octavian, ki daha sonra kutsal ya da saygı duyulan anlamına gelen "Augustus" adıyla bilinecekti, giderek artan bir şekilde, kendisine istemeden yetki veren Senato'nun amacının çok ötesinde bir yetkiye sahip olacaktı. Bir tarihçi şu soruyu ortaya attı: Augustus Roma'nın özgürlüğünü sessizce elinden alan bir "zalim" miydi, yoksa Roma halkının rızası ile iktidarı Senato ile paylaşan cömert bir devlet adamı mı?
Augustus bir imparator olarak, kendisinden sonra gelecek olan Tiberius, çok kötü şöhretli üvey oğlu Caligula ve Nero'nun yolsuzluklaru, Domitian'ın zalimliği ve beceriksizliği ve son olarak Roma İmparatoru olarak adlandırılacak son kişi Romulus Augustalus (ilgin. şekilde şehrin efsanevi kurucularından biri ve imparatorluğun ilk imparatoru olarak adlandırılmıştır) için sahneyi hazırlayacaktı.
Mutlak Güç
Eski Cumhuriyet döneminde var olan Senato gibi birçok yapı varlığını sürdürse de, bunlar sadece ismen vardı. Bir krallıkta kral bir meclise hesap vermek zorundaydı (örneğin İngiltere'de Parlamento, Fransa'da Genel Meclis vardı). Bu meclisler genellikle krallığın maliyesini kontrol ederdi, ancak Roma'da imparator istediği gibi para toplayabilir ve harcayabilirdi. Her zaman paraya ihtiyaç duyan İmparator Neron, komplo kurduğunu söyleyerek şüphelenmeyen bir senatörün malına el koyar ve onu öldürürdü.
Augustus'tan sonra Senato bir daha asla gerçek bir yetkiye sahip olmayacaktı - sadece imparatorun isteklerini onaylayacaktı. Augustus ve halefleri onlara bir nebze saygılı davransa da (çoğu Ides of March'ın tekrarlanmasını önlemek istiyordu) gerçek güç imparatorun elindeydi ve kendi güvenliğini sağlamak için, birkaç on yıl içinde İmparator Augustus tarafından bile öngörülemeyen bir güce sahip olacak olan kişisel koruması Praetorian Guard'a güveniyordu.
Senato'nun onayıyla Augustus yavaş yavaş İmparatorluğun tek liderliğini üstlendi ve unvanlardan (imparator unvanından bile) hoşlanmazken; bunun yerine “ilk vatandaş” anlamına gelen “princeps” unvanını aldı. Başlangıçta konsül (diğer imparatorların da sahip olduğu bir pozisyon) ve eyalet valisiydi (Galya, Suriye, Mısır ve Kıbrıs'ın valisi, bu sonuncusu ona ordunun büyük bir kısmının kontrolünü veriyordu); imparator olarak yirmi altı lejyona komuta edecekti.
Senato ona ve dolayısıyla haleflerine ömür boyu sürecek bazı yetkiler verdi: imperium maius, eyalet valileri üzerinde aşırı otorite; ve tribunicia potestas ya da pleblerin tribünü, kanun çıkarmak için halk meclisini çağırma yetkisi. Yeni yetkileriyle, (daha sonra atayacağı) yargıçların eylemlerini veto edebiliyor ve etrafındakileri kontrol etmek için imparatorluk himayesini kontrol ediyordu - kimse onun rızası olmadan makam için “aday” olamazdı. Ayrıca imparatorluğun dinine de müdahale etti. Çürüyen tapınakları yeniden inşa etti, eski dini törenleri yeniden canlandırdı ve Pontifex Maximus ya da Baş Rahip unvanını aldı. Kısacası, imparatorun sözü kanun haline geldi.
Bununla birlikte, artan gücüne rağmen, sürekli tahıl tedariki, oyunlar (hatta bunlara başkanlık etti) ve çok sayıda yeniden inşa projesi sayesinde halk arasında popülerliğini korudu. Tarihçi Suetonius, On İki Sezar adlı eserinde imparatorun şehrin genel görünümünü iyileştirdiğini yazmıştır. “Roma'yı güneşte kurutulmuş tuğlalardan inşa edilmiş buldum; onu mermerle giydirilmiş olarak bırakıyorum.” Augustus'un ardından gelenler şehri, özellikle de tapınaklarını, su kemerlerini ve arenalarını yeniden inşa etmeye devam edeceklerdi. Birçok Roma vatandaşı yeni bir altın çağa girdiklerine inanıyordu.
İmparatorluk Hanedanları
Augustus (MÖ 31 - MS 14) ölümünde bile imparatorluğun kontrolünü elinde tuttu ve bir kral gibi halefini seçti. Onun durumunda bu Tiberius'tu. Augustus ismi bile onu takip eden herkes tarafından benimsenen bir unvan haline gelecekti. Ancak bir halefin isimlendirilmesi, bir imparatorun bir krala benzediği birkaç yoldan biridir. Bir krallıkta gelenek, bir soyun devamı içindi. İngiltere'nin şimdiki kraliçesi Windsor Hanedanı'ndan gelmektedir ve soyu Hanoverler, Stuartlar, Tudorlar ve hatta Plantagenetlere kadar uzanmaktadır.
Buna karşılık, Roma İmparatorluğu'nun son imparatoru, bırakın Augustus'u, selefiyle akraba bile değildi. Aslında, sadece bir avuç imparator kan bağına sahipti. Titus ve Domitian Vespasian'ın oğullarıyken, Commodus Marcus Aurelius'un oğluydu. Tiberius, Nero, Trajan, Hadrian, Antoninus Pius ve Marcus Aurelius gibi diğerleri evlat edinilirken, Nerva Senato tarafından seçilmiştir. Bazıları tahtı fetih ya da cinayet yoluyla elde etti - Galba, Otho, Vitellius, Vespasian ve Macrinus. Hatta biri tahtı satın aldı - Didius Julianus. Şaşırtıcı bir şekilde, Macrinus ve Maximinius gibi bazı imparatorlar Roma'ya hiç ayak basmazken, Beş İmparator Yılı'nda olduğu gibi bazen birden fazla iddia sahibi olabiliyordu.
Bir kişi tahtı nasıl elde ederse etsin, pozisyonla birlikte gelen güç de devam ediyordu. Bu gücün başında da Praetorian Muhafızları geliyordu. İmparatorluğun otoritesi imparatorun elindeyken, imparator da hayatını muhafızların ellerine bırakırdı. Kasvetli zamanlarda, imparatoru seçecek (ve bazen devirecek) olanlar Praetorian Muhafızları olurdu.
Caligula'nın muhafızlar tarafından öldürülmesinden sonra, Claudius'u bir perdenin arkasında sinmiş halde buldular ve onu Senato'ya götürdüler, Senato da onu gönülsüzce imparator ilan etti. Elagabalus'un beceriksizliğini ve ahlaksızlığını nihayet fark ettiklerinde, onu ve annesini öldürdüler ve Alexander Severus'u yeni imparator ilan ettiler.
Ne yazık ki bir imparatorun hayatı her zaman gösterişli törenlere katılmak, askeri seferleri yönetmek ve yasaları dikte etmekle geçmezdi. Çoğu zaman tahtta paranoyak bir şekilde oturur ve kendisine en yakın olanlardan korkardı. İlk on iki imparatordan - Augustus'tan Nerva'ya kadar - dördü doğal yollarla ölür (bazıları bunlardan bir ya da ikisini sorgulasa da), dördü suikasta uğrar, ikisi intihar eder ve ikisi de zehirle ya da boğularak öldürülürdü, bir tarihçinin deyimiyle “üstün güç üstün risk getirirdi.” Bir imparatorun istifa etmesi ya da doğal bir ölümle ölmesi nadir görülen bir durumdu, çünkü devrilme olasılığı her zaman mevcuttu.
Caligula, Nero, Commodus ve Elagabalus'un yıkıcı hükümdarlıklarına rağmen imparatorun otokratik gücü devam edecekti. Neyse ki imparatorluk Vespasian, Trajan, Marcus Aurelius ve Constantine gibi adamların gücünü görecekti; topraklar kazanılacak ve kaybedilecekti; imparatorluk genişleyecek ve daralacaktı, ama bir şekilde, iyiye ve kötüye rağmen, imparatorluk hayatta kalmaya devam edecekti.
Tanrısallaştırma
İmparator hem hayattayken hem de öldüğünde Roma halkının kalbinde ve zihninde özel bir yere sahipti. İmparatorluk liderine duyulan bu hayranlık, sonunda onun tanrılaştırılmasına ya da tanrılaştırılmasına yol açacaktı. Ancak bu tür bir onurlandırma ya da İmparatorluk Kültü Roma'ya özgü değildi; Büyük İskender'e kadar uzanıyordu - İskender kendisini Phillip II'nin oğlu değil, Zeus'un oğlu olarak görüyordu.
İmparator Augustus, hükümdarlığı sırasında bir tanrı olarak muamele görmüş; imparatorluğun dört bir yanında - Bergama, Lyons ve Atina - onu onurlandırmak için sunaklar ve tapınaklar inşa edilmiş, ancak Roma'da hiçbiri inşa edilmemiştir (en azından hala yaşarken). Kendisini bir tanrının oğlu olarak görmüş olsa da, kendisine tanrı denmesine asla izin vermemiştir. Ölümünden sonra Senato onu tanrılaştıracaktı - Antonius Pius, Hadrian, Marcus Aurelius, Trajan ve Alexander Severus gibi onu takip edenlerin çoğuna da aynı şey olacaktı.
Genellikle bir imparator selefinin tanrılaştırılmasına önayak olurdu. Ne yazık ki Tiberius, Caligula, Nero, Commodus ve Elagabalus gibi imparatorlar bu onuru alamayacak kadar “iğrenç” kabul edilirdi. Caligula ve Nero henüz hayattayken kendilerini tanrı olarak görüyorlardı ve Commodus da aslında Herkül'ün reenkarnasyonu olduğunu düşünüyordu.
İmparatorluğun Bölünmesi
Gerçekten beceriksiz imparatorlarla geçen uzun bir dönemin ardından, MS 284 yılında Diocletianus iktidara geldi. Pax Romana ya da Roma barışı yüz yılı aşkın bir süredir ölmüştü. İmparatorluk her yönden saldırıya uğruyordu ve çöküşün eşiğindeydi. Diocletianus imparatorluğun tek büyük kusurunu fark etti: imparatorluğun büyüklüğü. Sorunu çözmek için tetarşi ya da dörtler yönetimini kurdu. İmparatorluğu, biri başkenti Roma'da diğeri başkenti Nikomedia'da (daha sonra İmparator Konstantin tarafından Byzantium ya da Konstantinopolis'e taşınacaktır) olmak üzere ikiye böldü.
Augustus'un başlattığı prensliğin yerini hakimiyet aldı, ancak sınırları güçlendirdi, daha etkin bir bürokrasi geliştirdi ve ekonomiyi istikrara kavuşturdu. Ne yazık ki, imparatorluğun doğu yarısı gelişirken, batı geriledi, hatta Roma şehri bile harabeye döndü ve nihayet MS 476'da son imparator teslim oldu. Şehrin fatihi Odoacer, imparator unvanını reddetti.
Sonuç
Roma İmparatorluğu halkı, imparatorlar ekmek için tahıl ve oyun/eğlence sağladığı sürece, baskı dönemlerinde bile çoğunlukla makul ölçüde mutlu olmuştur. Caracalla ve Nero Hamamları, Konstantin Kemeri ve Trajan Sütunu gibi birçok imparatoru onurlandırmak için kalıcı anıtlar inşa edildi. İmparator, halk için istikrar sağlayan mutlak bir yöneticiydi. Hiçbir zaman anayasal bir makam olmadı, oldukça basit bir şekilde, imparator kanundu.

