İndus Vadisi Uygarlığı, MÖ 7000-600 yılları arasında Hint yarımadasının kuzey bölgesinde gelişen kültürel ve politik bir oluşumdu. Modern adı, İndus Nehri vadisindeki mevkisinden gelir, ancak yaygın olarak İndus-Sarasvati ve Harrapan Medeniyeti olarak da anılır.
Bu son adlandırmalar, Vedik kaynaklarda bahsedilen ve İndus Nehri'nin yanından akan Sarasvati Nehri'nden ve modern çağda ilk bulunan bölgedeki antik Harappa şehrinden gelir. Bu adların hiçbiri antik metinlerden türetilmemiştir, çünkü bilim insanları geneldd bu medeniyetin halkının bir yazı sistemi (İndus Yazısı veya Harappan Yazısı olarak bilinir) geliştirdiğine inansa da, bu sistem henüz çözülememiştir.
Her üç adlandırma da modern kurgulardır ve medeniyetin kökeni, gelişmesi, gerilemesi ve çöküşü hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bununla birlikte, modern arkeoloji muhtemel bir kronoloji ve periyotlandırma ortaya koymuştur:
- Harappan Öncesi – MÖ 7000 - MÖ 5500 civarı
- Erken Harappan – MÖ 5500 - MÖ 2800 civarı
- Olgun Harappan – MÖ 2800 - MÖ 1900 civarı
- Geç Harappan – MÖ 1900 - MÖ 1500 civarı
- Harappan Sonrası – MÖ 1500 - MÖ 600 civarı
İndus Vadisi Uygarlığı günümüzde sıklıkla Mısır ve Mezopotamya'nın çok daha ünlü kültürleriyle karşılaştırılmaktadır, ancak bu oldukça yeni bir gelişmedir. 1829'da Harappa'nın keşfi, Hindistan'da böyle bir medeniyetin varlığının ilk işaretiydi ve o zamana kadar Mısır hiyeroglifleri çözülmüş, Mısır ve Mezopotamya'daki kazılar yapılmış ve çivi yazısı kısa süre sonra bilim insanı George Smith (1840-1876) tarafından çevrilmişti. Bu sebeple, İndus Vadisi Uygarlığı'ndaki arkeolojik kazılar nispeten geç bir başlangıç yapmıştır ve artık Mısır ve Mezopotamya'ya atfedilen birçok başarı ve "ilk"in aslında İndus Vadisi Uygarlığı halkına ait olabileceği düşünülmektedir.
Bu kültürün en bilinen iki kazı şehri, Harappa ve Mohenjo-daro'dur (günümüz Pakistan'ında bulunur). Her ikisinin de bir zamanlar 40.000-50.000 kişilik bir nüfusa sahip olduğu düşünülüyor. Antik şehirlerin çoğunda ortalama 10.000 kişinin yaşadığı düşünüldüğünde bu şaşırtıcıdır. Medeniyetin toplam nüfusunun 5 milyonun üzerinde olduğu ve topraklarının İndus Nehri kıyıları boyunca 1.500 km'den fazla uzandığı ve daha sonra her yöne doğru genişlediği düşünülmektedir. İndus Vadisi Medeniyeti'ne ait yerleşim yerleri, yalnızca birkaç yeri saymak gerekirse, Nepal sınırına yakın, Afganistan'da, Hindistan kıyılarında ve Delhi çevresinde bulunmuştur.
MÖ 1900-1500 yılları arasında medeniyet, bilinmeyen sebeplerle gerilemeye başlamıştır. 20. yüzyılın başlarında, bunun, Batılı bilim insanlarınca Dravidler olarak tanımlanan koyu tenli bir halkı fetheden kuzeyden gelen açık tenli Aryanların istilası neticesi meydana geldiği düşünülüyordu. Aryan İstila Teorisi olarak bilinen bu iddia, itibarını yitirmiştir. Etnik kökenleri İranlı Perslerle münasebetlendirilen Aryanların, bölgeye barışçıl yollarla göç ettikleri ve kültürlerini mahalli halkın kültürüyle harmanladıkları düşünülürken, Dravid terimi artık herhangi bir etnik kökenden Dravid dillerinden birini konuşan herkesi ifade ediyor.
İndus Vadisi Medeniyeti'nin neden gerilediği ve çöktüğü bilinmemekle birlikte, bilim insanları bunun iklim değişikliği, Sarasvati Nehri'nin kuruması, ekinleri sulayan muson yağmurlarının rotasının değişmesi, şehirlerin aşırı nüfusu, Mısır ve Mezopotamya ile ticaretin azalması veya bunların herhangi bir kombinasyonuyla alakalı olabileceğine inanıyor. Günümüzde, bugüne kadar bulunan alanların çoğunda kazılar devam etmektedir ve gelecekte bulunacak bazı bulgular, kültürün tarihi ve çöküşü hakkında daha fazla bilgi sağlayabilir.
Keşif ve İlk Kazılar
Bazı bilim insanları tarafından bir yazı sistemi olarak yorumlanan İndus Vadisi Medeniyeti halkına ait eserler üzerindeki semboller ve kitabeler hala çözülememiş olduğundan, arkeologlar genelde kültürün kökenini tanımlamaktan kaçınırlar; zira herhangi bir teşebbüs spekülatif olacaktır. Medeniyet hakkında bugüne kadar bilinen her şey, çeşitli alanlarda kazılan fiziki delillerden gelmektedir. Dolayısıyla, İndus Vadisi Medeniyeti'nin hikâyesi, kalıntılarının 19. yüzyılda keşfedilmesiyle en iyi şekilde anlatılabilir.
James Lewis (daha çok Charles Masson olarak bilinir, 1800-1853), Doğu Hindistan Şirketi Ordusu'nun topçu birliğinde vazife yapan bir İngiliz askeriydi ve 1827'de başka bir askerle birlikte firar etti. Otoritelerce tespit edilmemek için adını Charles Masson olarak değiştirdi ve Hindistan sathında bir dizi seyahate çıktı. Masson, bilhassa eski paralara alaka duyan hevesli bir nümizmatistti (madeni para koleksiyoncusu) ve muhtelif ipuçlarını takip ederek kendi başına kadim sahalarda kazılar yaptı. Bu sahalardan biri, 1829'da bulduğu Harappa'ydı. Notlarına kaydettikten sonra burayı oldukça hızlı bir şekilde terk etmiş gibi görünüyor, ancak şehri kimin inşa etmiş olabileceğine dair hiçbir bilgisi olmadığı için, yanlışlıkla MÖ 326 civarında Hindistan'a yaptığı seferler sırasında Büyük İskender'e atfetti.
Mason maceralarının ardından Britanya'ya döndüğünde (ve bir şekilde terk edişi affedildikten sonra), 1842'de Belucistan, Afganistan ve Pencap'ta Muhtelif Yolculukların Anlatısı adlı kitabını yayınladı. Bu kitap, Hindistan'daki İngiliz otoritelerin ve bilhassa Alexander Cunningham'ın dikkatini çekti. Ülkede antik tarihe tutkuyla bağlı bir İngiliz mühendis olan Sir Alexander Cunningham (ö. 1814-1893), 1861 yılında, tarihi sahaların profesyonel kazı ve koruma standartlarını korumaya adanmış bir kuruluş olan Hindistan Arkeolojik Araştırmaları Kurumu'nu (ASI) kurdu. Cunningham, sahanın kazılarına başladı ve yorumunu 1875'te yayınladı (bu yorumda İndus Yazısı'nı tanımlayıp adlandırdı), ancak bu yorum eksikti ve Harappa, onu inşa etmiş olabilecek bilinen herhangi bir geçmiş medeniyetle bağlantısı olmadan izole bir şekilde kaldığı için tanımlanmamıştı.
1904 yılında, ASI'ye yeni bir direktör olan tayin adilen John Marshall (ö. 1876-1958), daha sonra Harappa'yı ziyaret etti ve sahanın daha önce bilinmeyen kadim bir medeniyeti temsil ettiği neticesine vardı. Sahanın tamamen kazılmasını emretti ve hemen hemen aynı zamanda, birkaç kilometre ötede, mahalli halkın hem hayvan hem de insan kemikleri ve çeşitli eserler bulunması sebebiyle Mohenjo-daro ("ölüler höyüğü") olarak adlandırdığı başka bir alandan haberdar oldu. Mohenjo-daro'daki kazılar 1924-1925 sezonunda başladı ve iki alanın benzerlikleri fark edildi; İndus Vadisi Uygarlığı keşfedilmişti.
Harappa ve Mohenjo-daro
Vedalar olarak bilinen Hindu metinleri ve Mahabharata ile Ramayana gibi Hint geleneğinin diğer büyük eserleri, Batılı bilim insanlarınca zaten biliniyordu ama bunları hangi kültürün yarattığını bilmiyorlardı. Devrin sistematik ırkçılığı, bu eserleri Hindistan halkına atfetmelerine mani oldu ve aynı vaziyet, arkeologların ilkin Harappa'nın Mezopotamya'daki Sümerlerin bir kolonisi veya belki de bir Mısır karakolu olduğu neticesine varmalarına yol açtı.
Ancak Harappa, ne Mısır ne de Mezopotamya mimarisine uygun değildi; çünkü mabetlere, saraylara veya abidevi yapılara, kral veya kraliçelerin adlarına, stellere veya kraliyet heykellerine dair hiçbir delil yoktu. Şehir, 150 hektarlık (370 dönüm) bir sahaya yayılmış, kilden yapılmış düz çatılı küçük tuğla evlerden oluşuyordu. Bir kale, surlar ve ızgara şeklinde düzenlenmiş sokaklar, şehir planlamada yüksek seviyede bir mahareti açıkça gösteriyordu ve kazıcılar, iki sahayı karşılaştırdıklarında, oldukça gelişmiş bir kültürle uğraştıklarını açıkça gördüler.
Her iki şehirdeki evlerde sifonlu tuvaletler, kanalizasyon sistemi ve sokakların her iki tarafındaki tesisatlar, erken Romalılarınkinden bile daha gelişmiş, ayrıntılı bir drenaj sisteminin parçasıydı. Persler'den "rüzgar yakalayıcı" olarak bilinen cihazlar, bazı binaların çatılarına, ev veya idari ofis için klima sağlayan cihazlar takılmıştı. Mohenjo-daro'da ise, avluyla çevrili, içine merdivenlerle inilen büyük bir hamam vardı.
Diğer sahalar da kazıldıkça, aynı seviyede bir incelik ve maharet ortaya çıktı ve bütün bu şehirlerin önceden planlandığı anlaşıldı. Umumi olarak daha küçük, kır topluluklarından gelişen diğer kültürlerin aksine, İndus Vadisi Medeniyet'inin kentleri, tam yerleşimden önce düşünülmüş, seçilmiş ve şuurlu bir şekilde inşa edilmişti. Dahası, hepsi tek bir vizyona uyuyor ve bu da bu tür şehirleri planlayabilecek, finanse ve inşa edebilecek müessir bir bürokrasiye sahip güçlü bir merkezi hükümet fikrini daha da güçlendiriyordu. Akademisyen John Keay şöyle diyor:
Bütün bu öncüleri hayrete düşüren ve günümüzde bilinen birkaç yüz Harappan yerleşiminin tefrik edici özelliği olmaya devam eden şey, görünürdeki benzerlikleriydi: "Etkileyici intibamız, hem Harappan medeniyetinin geliştiği asırlar boyunca hem de kapladığı geniş sahada kültürel birlikti." Mesela, her yerde bulunan tuğlaların hepsi standart boyutlardadır; tıpkı Harappanların ağırlık ölçmek için kullandıkları taş küplerin de standart olması ve modüler sisteme dayanması gibi. Yol genişlikleri benzer bir modüle uygundur; bu sebeple, sokaklar genellikle yan şeritlerin iki katı genişliğindeyken, ana arterler sokakların iki veya bir buçuk katı genişliğindedir. Şimdiye kadar kazılan sokakların çoğu düz olup, kuzey-güney veya doğu-batı yönünde uzanmaktadır. Bu sebeple şehir planları nizami bir şebeke düzenine uymaktadır ve bu nizamı çeşitli yapı evrelerinde korumuş gibi görünmektedir. (9)
Her iki sahadaki kazılar, 1944-1948 yılları arasında, ırkçı ideolojisi yüzünden şehirlerin koyu tenli insanlar tarafından inşa edildiğini kabul etmeyi zorlaştıran İngiliz arkeolog Sir Mortimer Wheeler'ın (ö. 1890-1976) yönetiminde devam etmiştir. Yine de, Harappa'nın stratigrafisini oluşturmayı ve İndus Vadisi Uygarlığı'nın sonraki periyodizasyonunun temelini atmayı başarmıştır.
Kronoloji
Wheeler'ın çalışmaları, arkeologlara medeniyetin temellerinden gerileme ve çöküşüne kadar yaklaşık tarihleri belirleme imkanı sağlamıştır. Kronoloji, belirtildiği gibi, ilkin Harappan yerleşimlerinden elde edilen fiziki delillere, ancak aynı zamanda Mısır ve Mezopotamya ile olan ticari münasebetlerine dair malumatlara da dayanmaktadır. Yalnız bir mahsulden bahsetmek gerekirse, lapis lazuli her iki kültürde de son derece popülerdi ve bilim insanları Hindistan'dan geldiğini bilseler de, İndus Vadisi Uygarlığı keşfedilene kadar tam olarak nereden geldiğini bilmiyorlardı. Bu yarı değerli taş, İndus Vadisi Medeniyeti'nin çöküşünden sonra da ithal edilmeye devam etse de, başlangıçta ihracatın bir kısmının bu bölgeden geldiği aşikardır.
- Harappan Öncesi – MÖ 7000 - MÖ 5500 civarı: Neolitik periyot, zirai gelişme, bitki ve hayvanların ehlileştirilmesi ve alet ile seramik üretimine dair deliller sunan Mehrgarh gibi yerleşimlerle en iyi şekilde örneklendirilir.
- Erken Harappan – MÖ 5500 civarı MÖ 5500-2800: Mısır, Mezopotamya ve muhtemelen Çin ile ticaret sağlam bir şekilde kuruldu. Küçük köylerde yaşayan topluluklarca su yollarının yakınına limanlar, rıhtımlar ve depolar inşa edildi.
- Olgun Harappan Dönemi – MÖ 2800-1900 civarı: Büyük şehirlerin inşası ve yaygın şehirleşme. Harappa ve Mohenjo-daro, MÖ 2600 civarında gelişmeye başladı. Ganeriwala, Lothal ve Dholavira gibi diğer şehirler de aynı modellere göre inşa edildi ve bu gelişme, ülke sathında her yöne doğru 1.000'den fazla şehir inşa edilene kadar yüzlerce başka şehrin inşasıyla devam etti.
- Geç Harappan Dönemi – MÖ 1900-1500 civarı: Kuzeyden, büyük ihtimalle İran Platosu'ndan gelen Aryan halkının göç dalgasıyla aynı zamana denk gelen medeniyetin gerilemesi. Fiziki deliller, sel, kuraklık ve kıtlığa sebep olan iklim değişikliğini gösteriyor. Mısır ve Mezopotamya ile ticari münasebetlerin kaybı da bu vaziyete katkıda bulunan bir sebep olarak öne sürülmüştür.
- Harappan Sonrası – MÖ 1500 - MÖ 600 civarı: Şehirler terk edilmiş ve halk güneye göç etmiştir. II. Kiros (Büyük, MÖ 550-530 civarı) MÖ 530'da Hindistan'ı işgal ettiğinde medeniyet çoktan çökmüştür.
Kültürel Yönler
İnsanların ekseriyetle zanaatkâr, çiftçi ve tüccar olduğu anlaşılmaktadır. Daimi bir orduya, saraya veya mabete dair bir delil yoktur. Mohenjo-daro'daki Büyük Hamam'ın dini inançla ilgili ritüel arınma törenleri için kullanıldığına inanılmaktadır, ancak bu bir faraziyedir; bu aynı zamanda halka açık bir dinlenme havuzu da olabilirdi. Her şehrin kendi valisi varmış gibi görünse de, şehirlerin yekpareliğini sağlamak için bir tür merkezi idaresi olması gerektiği düşünülmektedir. John Keay şöyle diyor:
Harappan aletleri, kapları ve malzemeleri bu yekparelik intibasını teyit etmekte. MÖ 3. binyılda hiçbir yerde bilinmeyen demire aşina olmayan Harappalılar, bir tür kuvars olan çakmaktaşından veya bakır ve bronzdan yapılmış standart bir alet takımı kullanarak 'zahmetsiz bir ustalıkla' dilimleme, kazıma, pahlama ve delme işlemlerini yaptılar. Bakır ve bronz, altın ve gümüşle birlikte mevcut tek metallerdi. Ayrıca kap ve heykelcik dökümünde ve çeşitli bıçak, olta iğnesi, ok ucu, testere, keski, orak, iğne ve bilezik yapımında da kullanılıyorlardı. (10)
Çeşitli sahalarda keşfedilen binlerce eser arasında, arkeologların ticarette şahsi kimlik tespiti için kullanıldığı yorumladığı, çapı 3 cm'den biraz fazla olan küçük, sabuntaşı mühürler de bulunmaktadır. Mezopotamya'daki silindir mühürler gibi, bu mühürlerin de mukavele imzalamak, arazi satışlarını otorize etmek ve uzun mesafeli ticarette malların menşe noktasını, sevkiyatını ve teslim alınmasını teyit etmek için kullanıldığı düşünülmektedir.
Halk, tekerleği, sığırların çektiği arabaları, ticaret mallarını taşıyabilecek kadar geniş düz tabanlı tekneleri ve muhtemelen yelkeni geliştirmişti. Ziraatte, sulama tekniklerini ve kanalları, çeşitli ziraat aletlerini anlayıp kullanmış ve sığır otlatma ile ekin yetiştirme sahaları oluşturmuşlardı. Kadın figürinleri, muskalar ve heykelciklerin de ispatladığı gibi, tam hasat ve kadınların gebelikleri için doğurganlık ritüelleri tatbik edilmiş olabilir. Halkın bir Ana Tanrıça'ya ve muhtemelen vahşi hayvanlar eşliğinde boynuzlu bir figür olarak tasvir edilen bir erkek eşe tapınmış olabileceği düşünülmektedir. Lakin kültürün dini inançları bilinmemektedir ve her türlü teklif spekülatif olmalıdır.
Artistik maharet seviyeleri, çok sayıda heykel, sabuntaşı mühür, seramik ve mücevher buluntularıyla ispatlanmaktadır. En meşhur sanat eseri, 1926'da Mohenjo-daro'da bulunan ve "Dans Eden Kız" olarak bilinen 10 cm boyundaki bronz heykelciktir. Eserde, sağ eli kalçasında, sol eli dizinde, çenesi bir talibinin iddialarını değerlendiriyormuş gibi kalkık bir şekilde duran genç bir kız tasvir edilmiştir. Aynı derecede büyüleyici bir eser ise, Rahip-Kral olarak bilinen ve sakallı, başlığı ve süs bandı takan bir adamı tasvir eden 17 cm boyundaki sabuntaşı figürüdür.
Sanat eserinin bilhassa alakayı mucip bir yönü, şahsi mühürlerin yüzde 60'ından fazlasında tek boynuzlu ata benzeyen bir figürün yer almasıdır. Bu mühürlerde birçok farklı resim bulunmaktadır, ancak Keay'in de belirttiği gibi, tek boynuzlu at "Olgun Harappan yerleşimlerinde bulunan toplam 1755 mühür ve mühürlemenin 1156'sında" görünmektedir (17). Ayrıca, üzerlerinde hangi resim olursa olsun, mühürlerde İndus Yazısı olarak yorumlanan işaretler bulunduğunu ve bu işaretin "yazının" resimden farklı bir mana taşıdığını gösterdiğini de belirtmektedir. "Tek boynuzlu at" muhtemelen bir ferdin ailesini, klanını, kentini veya siyasi bağlılığını, "yazının" ise kişinin şahsi bilgilerini temsil ediyor olabilir.
Çöküş ve Aryan İstilası Teorisi
Mühürlerin ne olduğu, "tek boynuzlu atın" neyi temsil ettiği veya insanların tanrılarına nasıl tapındıkları sorularına kesin bir cevap olmadığı gibi, kültürün neden gerilediği ve çöktüğü sorusuna da kesin bir cevap yoktur. MÖ 1900 - 1500 yılları arasında şehirler mütemadiyen terk edildi ve insanlar güneye göç etti. Belirtildiği gibi, bu hususta birçok teori vardır ama hiçbiri tam olarak tatmin edici değildir. Bunlardan birine göre, Vedik metinlerde Sarasvati Nehri ile özdeşleştirilen ve İndus Nehri'nin yanından geçen Gaggar-Hakra Nehri, MÖ 1900 civarında kurumuş ve bu da nehrin maişetini sağlayan insanların büyük çaplı bir göçünü gerektirmiştir. Mohenjo-daro gibi yerlerdeki önemli miktardaki alüvyon birikimi, başka bir sebep olarak gösterilen büyük sellere işaret etmektedir.
Bir diğer ihtimal de gerekli ticaret mallarında bir düşüş olmasıdır. Aynı çağda hem Mezopotamya hem de Mısır, ticarette önemli bir aksamaya yol açmış olabilecek sorunlar yaşıyordu. Geç Harappan Dönemi, kabaca Mezopotamya'daki Orta Tunç Çağı'na (MÖ 2119-1700) denk gelir. Bu dönemde, İndus Vadisi halkının başlıca ticaret ortakları olan Sümerler, Guti istilacılarını kovmakla meşguldü ve MÖ 1700 ile MÖ 1700 yılları arasında MÖ 1792-1750 yılları arasında, Babil kralı Hammurabi imparatorluğunu sağlamlaştırırken şehir devletlerini fethediyordu. Mısır'da bu dönem, Hiksosların gelişi ve merkezi hükümetin güç ve otoritesini kaybetmesinden hemen önce, zayıf 13. Hanedanlığın hüküm sürdüğü Orta Krallık'ın sonlarına (MÖ 2040-1782) denk gelir.
Ancak, 20. yüzyılın başlarındaki bilim insanlarının öne sürdüğü sebep bunlardan hiçbiri değildi; İndus Vadisi halkının, açık tenli Aryanlardan oluşan üstün bir ırkın istilasıyla fethedildiği ve güneye sürüldüğü iddiasıydı.
Aryan İstilası Teorisi
Wheeler bu alanlarda kazı yaptığında, Batılı akademisyenler 200 yılı aşkın bir müddettir Hindistan'ın Vedik edebiyatını çevirip yorumluyordu ve bu zaman zarfında, alt kıtanın bir noktada Aryanlar olarak bilinen ve ülke çapında yüksek bir kültür kuran açık tenli bir ırk tarafından fethedildiği teorisini geliştirdiler. Bu teori, başlangıçta, İngiliz-Galli filolog Sir William Jones'un (1746-1794) 1786'da neşrettiği bir eserle yavaş yavaşca ve masum bir şekilde gelişti. Sanskritçe'ye tutkuyla bağlı olan Jones, Sanskritçe ile Avrupa dilleri arasında dikkate değer benzerlikler olduğunu fark etti ve hepsi için ortak bir kaynak olması gerektiğini savundu; bu kaynağı Proto-Hint-Avrupa olarak adlandırdı.
Jones'un "ortak kaynağını" belirlemeye çalışan daha sonraki Batılı akademisyenler, kuzeyden -Avrupa'nın bir yerlerinden- gelen açık tenli bir ırkın güney topraklarını, özellikle Hindistan'ı fethettiği, kültürünü kurduğu ve dillerini ve geleneklerini yaydığı sonucuna vardılar; ancak objektif olarak bu görüşü destekleyen hiçbir şey yoktu. Joseph Arthur de Gobineau (ö. 1816-1882), 1855 tarihli İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Bir Deneme adlı eserinde bu görüşü popülerleştirdi ve üstün, açık tenli ırkların "Ari kanı" taşıdığını ve tabiatıyla daha aşağı ırklara hükmetmeye meyilli olduklarını öne sürdü.
Gobineau'nun kitabı, Alman besteci Richard Wagner (ö. 1813-1883) tarafından beğenildi. Wagner'in İngiltere doğumlu damadı Houston Stewart Chamberlain (ö. 1855-1927), eserlerinde bu görüşleri daha da popülerleştirdi ve bu da nihayetinde Adolf Hitler ve Nazi ideolojisinin mimarı Alfred Rosenberg'e (ö. 1893-1946) tesir etti. Bu ırkçı görüşler, onları paylaşmayan bir Alman filolog ve akademisyen olan Max Muller (ö. 1823-1900) tarafından daha da geçerlilik kazandı. Aryan İstila Teorisi'nin sözde "yazarı" olan Muller, bütün çalışmalarında Aryanlığın linguistik bir farklılıkla ilgili olduğunu ve etnik kökenle hiçbir alakası olmadığını müdafaa etti.
Mamafih Muller'in ne söylediğinin pek bir önemi yoktu, çünkü Wheeler 1940'larda bu alanları kazdığında, insanlar bu teorileri 50 yıldan uzun süredir dönemin havasıyla içlerine çekiyorlardı. Bilginlerin, yazarların ve akademisyenlerin çoğunluğunun, "Aryan" kelimesinin aslında ırkla hiçbir ilgisi olmayan bir insan sınıfını ifade ettiğini ve arkeolog J. P. Mallory'nin ifadesiyle, "etnik bir tanımlama olarak [Aryan] kelimesinin en münasip şekilde Hint-İranlılarla sınırlı olduğunu" fark etmesi on yıllar alacaktı (Farrokh, 17). İlk İranlılar kendilerini "asil", "hür" veya "medeni" anlamına gelen Aryan olarak tanımlıyorlardı ve bu terim, Avrupalı ırkçılarca kendi çıkarlarına hizmet etmek üzere yozlaştırılıncaya kadar 2000 yıldan fazla bir zaman kullanılmaya devam etti.
Wheeler'ın alanların yorumu, Aryan İstilası Teorisi'nden ilham alınmış ve ardından bu teoriyi teyit etmiştir. Aryanlar, Vedalar ve diğer eserlerin yazarları olarak zaten biliniyordu, ancak bölgedeki tarihleri, büyüleyici şehirleri inşa ettikleri iddiasını desteklemek için çok geçti; belki de onları yok etmişlerdi. Wheeler, elbette, o çağdaki diğer arkeologlar kadar Aryan İstilası Teorisi'nin farkındaydı ve bu bakış açısıyla, bulduklarını teoriyi destekler şekilde yorumladı; böylece, daha sonra daha fazla popülerlik ve kabul gören teoriyi teyit etti.
Netice
Irkçı bir gündemi olanlarca hâlâ iktibas edilip öne sürülse de, Aryan İstilası Teorisi, 1960'larda, bilhassa Wheeler'ın yorumlarını inceleyen, sahaları ziyaret eden ve teoriyi destekleyecek hiçbir delil bulamayan Amerikalı arkeolog George F. Dales'in çalışmaları sebebiyle geçerliliğini yitirdi. Wheeler'ın savaşta şiddetli bir şekilde öldüğünü yorumladığı iskeletlerde böyle bir işaret yoktu ve şehirlerde de savaşla alakalı herhangi bir hasar görülmüyordu.
Dahası, kuzeyden büyük bir ordunun seferber edildiğine veya MÖ 1900 civarında Hindistan'da herhangi bir fetih yapıldığına dair hiçbir delil yoktu. Kendini Aryan olarak tanımlayan tek etnik grup olan Persler, MÖ 1900-1500 yılları arasında İran Platosu'nda azınlıktaydı ve herhangi bir istilaya girişebilecek halde değillerdi. İş bu sebeptendir ki, "Aryan İstilası"nın aslında büyük ihtimalle Hindistan'ın mahalli halklarıyla barış içinde kaynaşan, evlilikler yapan ve kültüre asimile olan Hint-İranlıların bir göçü olduğu öne sürüldü.
İndus Vadisi Uygarlığı'nın bulunduğu sahalardaki kazılar devam ettikçe, şüphesiz daha fazla bilgi, tarihini ve inkişafını daha iyi anlamamıza katkıda bulunacaktır. Kültürünün engin başarıları ve yüksek teknoloji ile gelişmişlik seviyesi giderek daha fazla gün yüzüne çıkmakta ve daha fazla alaka görmektedir. Akademisyen Jeffrey D. Long, "Yüksek teknolojik ilerlemesi nedeniyle bu medeniyete büyük bir hayranlık duyulmaktadır" (198) diyerek genel düşünceyi dile getirmektedir. İndus Vadisi Uygarlığı, Mısır ve Mezopotamya ile birlikte antik çağın en büyük üç medeniyetinden biri olarak anılmakta ve gelecekteki kazıların bu medeniyetin mevkisini daha da yükselteceği neredeyse kesindir.
