Gertrude Bell (1868-1926), Birinci Dünya Savaşından sonra Yakın Doğu ülkeleri sınırlarının çizilimesinde ve özellikle modern Irak devletinin kurulmasında görev alan bir arkeolog, seyahat yazarı, kâşif ve siyasi bir yönetciydi. Bell, bölge coğrafyasında taksimatın yapılması ve şekillenmesinde Oryantalizm düşüncesinin örnek bir uygulayıcısı olarak eleştirilse de hala da geniş ölçüde saygı görmektedir.
Oryantalizm kavramını, Prof. Edward Said’in (1935-2003) bulup kamuoyuna sunduğu ve Batı’nın Doğuyu daha aşağı düzeyde gördüğü ve Doğu halklarının kendi kaderini tayin etme konusunda Batı halklarından daha alt düzeyde bir yeteneğe sahip olduklarının görülmesini ifade eden bir terimdir. Profesör Said’e göre bu anlayış, 20.yüzyıla kadar Doğu’da uygulanan Batı emperyalizm politikasını haklı çıkaran yönde olmuştur. Gertrude Bell’in 1920’lerde Yakın Doğu topraklarının paylaşılmasındaki rolü, bu kavramın işleyişine bir örnek olarak gösterilir; çünkü İngilizler bölge halkının kendini yönetebilme yeteneğine sahip olduğuna inanmıyorlardı.
Gertrude Bell, çalışmalarıyla arkeolojiye kaktısı ve Mezopotamya ile Antik İran kültürlerinin daha iyi anlaşılmasında, aralarında İran şairi Hafiz-ı Şirazi şiirleri (Hafız Divanı) çevirisinin hala da en iyi çeviri olarak kabul edilen bir eserinin de bulunduğu kitaplarıyla önemli katkılarda bulunmuşsa da, en çok Yakın Doğu coğrafyasının bölünmesi ve şekillenmesinde oynadığı rolüyle hatırlanır. İlginç bir şekilde, bölgede özgür ve bağımsız bir Arap devletini kurma çalışmalarını genellikle takdir eden Doğulu yazarlardan daha ziyade Batılı yazarlarca daha çok eleştirilmiştir. Gertrude Bell günümüzde, dönemin Irak Kralına danışmanlık yapan saray hanımı anlamında El-Hatun sıfatıyla hatırlanır.
Gençlik Yılları, Eğitimi ve İlk Aşkı
Gertrude Margaret Lowthan Bell, 14 Temmuz 1868 tarihinde, İngiltere, Durham Kontluğu, Washington kasabasında doğmuştur. Büyükbabası, aile servetini kuran sanayici ve politikacı Sir İsaac Lowthian Bell, babası ise işçileri için adil ücret ve hastalık izni sağlayan entelektüel ve liberal görüşleri olan sanayici Sir Hugh Bell’dir (1844-1931). Annesi Maria Shield, ikinci çocuğu Maurice’ın doğumundan sonra 1871 yılında vefat etmiştir.
Annesinin ölümünden sonra babası Sir Hugh, oyun yazarı İngiliz Florence Olliffe (1851-1930) ile evlenmiş ve bu evlilikten Hugh, Florence ve Mary adında üç çocuğu daha olmuştur. Gertrude Bell, hayatı boyunca hem babasıyla ve hem de üvey annesiyle yakın bir ilişki içinde bir yaşam sürmüş ve neredeyse her gün ikisiyle de mektuplaşmıştır.
Gertrude Bell, daha genç bir kız iken, üvey annesi onu “çok neşeli” birisi olarak tanımlamış ve okuyup yazmadığı zamanlarda dik kayalıklara tırmanmak veya başka yüksek yerlere çıkmak gibi çeşitli “yaramazlık davranışlarıyla” meşgul olduğunu belirtilmiştir. Birlikte olduğu kız arkadaşlarından oldukça farklı görünüyordu ve bundan dolayı ailesi ona bu kişliğine göre davranmaya karar vermişti. Biyografisini kaleme alan araştırmacı yazar Janet Wallach şöyle yazar:
Gertrude ile aynı sınıfta olan kızlar, ne kadar zeki olursa olsunlar, nadiren okula gönderilirlerdi; okul yerine evde özel ders alır ve onyedi yaşına geldiklerinde Saray’a tanıtılıp toplum arasına çıkartılırlardı. Her kızın evden dışarı çıktıktan sonra gelen üç mevsimlik zaman içinde bir koca bulması beklenirdi. Ancak Gertrude Bell, evde kapalı kalamayacak kadar zeki olup olağanüstü bir zekâ düzeyi gösteriyordu. Anne Florence ve baba Hugh, her ikisi de düşünen ilerici insanlar oldukları için kızları Bell’i Londra’da bir kız okuluna gönderme konusunda radikal bir adım atmışlardı. Bu adım, evin enerji seviyesinde sakinleşme sağlayacak ve aynı zamanda kızları Gertrude’un da aç intelektüel zekâsını besleyici bir program olacaktı. Harley Street Sokağında hizmet veren bir kız okulu olan Queen’s College, 1848 yılında, Bayanlara yönelik bir dizi Ders Programı vermek üzere kurulmuştu. (15)
Gertrude Bell, ilk başlarda okula gönderilmesinden pek mutlu olmadığı gibi görünüyordu ancak kısa sürede okul hayatına hızla uyum sağlamaya başlamış ve derslerinde başarlı da olmuştu. Babasından, yakın zamanda kadınları da kapsayacak bir program uygulamaya koyan Oxford Üniversitesinde eğitimine devam etmesi konusunda izin istemiş ve babası da gitmesini onaylamıştı. Gertrude Bell, 1888 yılında Oxford Üniversitesi tarih bölümünde mezun olan ilk kadın olacaktı. Ancak, kadın olduğu için mezuniyeti akademik değil, onursal bir derece olarak kabul edilmiştir.
Aynı yılın ilerleyen aylarında amcası Sir Frank Lascelles ve ailesiyle birlikte Bükreş’e, ardından da Paris’e ve Avrupa’nın başka bölgelerine bir seyahat programı düzenlemişlerdi. Amcası Lascelles’in 1892 yılında Tahran’da Britanya Bakanlık görevine atanmasının ardından, İran’a amcasının yanına gitmek üzere İngiltere’den ayrılmıştı. Bu sıralarda Arapça ve Farsça öğrenmeye başlamıştı; Fransızca ve Almanca da dâhil birçok dili zaten biliyordu.
Tahran’da bulunduğu sırada amcasının sekreterlerinden birisi olan Henry Cadogan ile tanışmış ve Havız-ı Şirazi şiirlerine duydukları ortak sevgi nedeniyle aralarında yakın bir bağ kurulmuştu. Cadogan, onun enetelektüel dengi gibi görünüyordu ve aralarında nişanlandıklarını açıklamadan önce birlikte önemli bir zaman geçirmişlerdi. Gertrude Bell, babasından evlilik iznini istemek üzere evine mektup yazmaya başlamış, ancak ailesi bu izni vermemiştir. Henry Cadogan ekonomik olarak daha fakir bir aileden geliyordu ve Bell’in de belirtiği üzere, babasının aslında evliliğine onay vermeyi çok istemiş olsa da, zaten kendi ailesinin geçimini sağlamakla yükümlü olduğundan dolayı başka bir ailenin geçimini sağlayacak durumda değildi.
Gertrude Bell, ailesinin evliliğine onay vereceğini umut ederek, Londra’ya dönmüş ve Londra’da iken Henry Cadogan’ın 1893 yılında zatürre hastalığından öldüğü haberini almıştı (bazı yazarların ifade ettiği ve 2015 yapımı Çöl Kraliçesi filminde öne sürüldüğü gibi intihar sonucu değil). Bell, bu kayıptan dolayı çok üzülmüş, İngiltere’den ayrılarak İtalya ve İsviçre’ye yeni bir yolculuğa çıkmıştı; bu sırada yetenekli bir dağcı olmuş ve bir kez bir uçurumun kenarında bir ipe tutunarak 48 saaten fazla bir zaman hayatta kalmayı başarabilmiştir.
Seyahatleri ve Arkeoloji
Gertrude Bell, 1897 yılında, çok yakın olduğu küçük kardeşi Maurice ile birlikte, Meksika, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Çin ve doğuda diğer başka ülkelere yolculuk ederek bir dünya turuna çıkmış, Mısır, Yunanistan ve Türkiye üzerinden İngiltere’ye dönmüştür. 1898 yılında babasıyla birlikte yaptığı bir gezide arkeolog David Hogarth ile tanışmış ve Yunan antik eserleri konusunda detaylı bir çalışma başlatmıştı.
İtalya’dan Türkiye’ye gitmiş, Prag üzerinden Almanya’ya yolculuğuna çıktıktan sonra, Kudüs’e yerleşmiş ve orada Alman Konsolosluğunda görevli aile dostları Rosens ailesinin yanında kalmıştı. Daha sonra Suriye, Lübnan (Baalbek’te bir süre kalmış) ve Atina’daki antik mekanaları gezerken, bu arada İbranice öğrenmiş ve Arapçasını geliştirmiştir. 1899 yılında tek başına ilk çöl yolculuğuna çıktığı sırada Petra, Palmira ve Baalbek gibi antik yerleri gezerken fotoğraflarını aldıktan sonra İngiltere’ye dönmüştür.
1901 yılına gelindiğinde fotoğrafçılık ve fotoğraf geliştirme konusunda ustalaşmış ve o tarihten sonra her zaman fotoğraf makinesi ve fotoğrafçılık ekipmanlarını yolculukları sırasında beraberinden götürerek, günümüzde arkeologlar ve bilim insanları için antik yerlerin hala da çok değerli görüntülerini almıştı. 1904 yılında büyük babası ölmüş ve ona büyük bir miras bırakmıştı; kalan mirası Yakın Doğu’da bir arkeoloji gezisi için kullanmıştır. 1905 yılında, bölgede gelecek yolculuklarında önemli rehberi ve sırdaşı olacak Fettuh adlı kişiyi işe almış, Fettuh’da bu gezinin son bölümünde ona çokça yardımcı olmuştur. Daha sonra İngiltereye dönerek, gezdiği bölgelerin antik mekânları ve bölge insanlarını Dünya’ya tanıtan Çöl ve Tohum (The Desert and the Sown) adlı eserini yazmaya başlamıştı.
1907 yılında tekrar Yakın Doğuya dönen Bell, antik bir sit alanı olan Binbir Kilise’de (Karaman’da ) arkeolog ve bilim insanı Sir William Ramsay ile bir süre çalışmaya başlamış (onu bir tür “dalgın profesör” arketipi olarak tanımlıyor) ve evli bir kişi olan İngiliz Subayı Charles “Richard” Doughty-Wylie (1868-1915) ile tanışınca ona âşık olmuştu. İkisi de birbirlerine olan duygularını hiçbir zaman açıkça dile getirmemişlerdi, ancak günümüze kadar korunmuş olan ve birbirlerine duydukları derin bağlılığı açıkça ifade eden bir mektuplaşma süreci olmuştur. Doughty-Wylie, Gertrude Bell ile olan yakın ilişkisinin dışında, bölgede Ermeni Soykırımına erken aşamasında engel olma konusunda gösterdiği çaba ve Türklerin Ermenileri idam etmek üzere hedef aldığı 20.000’den fazla Ermeninin kurtarılması olayını organize etmesiyle de tanınır.
İkili daha sonra yollarını ayırmış, ancak iletişimlerini sürdürmeye devam etmiş ve yazışmaları, tanıştıkları günden ölümüne kadar geçen süre içinde yaşanan tarihi birçok olaya değinen özellikte olmuştur. Bu konulardan biri 1909 yılında Karkamış antik kenti sit alanında genç T.E.Lawrence (“Arabistanlı Lawrence”, 1888 -1935) ile tanışması olmuştur. Gertrude Bell bu dönemde, Avrupa sanat ve mimarisinin Yakın Doğu mimarisinden etkilendiğini, dini ve kültürel kavramlarında da aynı şekilde etkilendiğini savunan Sanat Tarihçi Josef Strzygowsky’nin (1862-1914) çalışmalarından derinden etkilenmişti. Gertrude Bell, Ermeni mimarisinin Avrupa binaları üzerindeki etkisine ilişkin olarak tarihçi Strzygowski ile birlikte açlışmaya başlamıştı.
Aynı yılda Coğrafyacı, Arkeolog William Ramsay ile birlikte “Binbir Kilise” (The Thousand and One Churches) adlı eserini yayınlamış ve 1909 yılında rehberi Fettuh onu, Batılı hiçbir kâşifin o zamana kadar görmediği El-Ukhaidir Kalesine götürmüştür (MS yaklaşık 750-775, Kerbela yakınlarında, günümüzde Irak). Gertrude Bell, El-Ukhaidir Kalesi sit alanının haritasını çıkarmış, çizimini yapmış, alan ölçülerini hesaplamış, fotoğraflarını almış ve bu keşfinin onu tanınmış bir arkeolog olarak kamuoyuna tanıtacağına dair büyük bir heyecanla ailesine mektup yazmıştır.
Dönüşünde Alman Arkeolog Robert Koldewey’in (1855-1925) ekibiyle birlikte çalıştığı Babil’e uğramıştı. Kazı alanda yapılan çalışmanın diğer yöntemlerden çok daha verimli bulduğu Koldewey çalışma yöntemine hayran kalmıştır. Katıldığı ekibe El-Ukhaidir’de yürütülen kazı çalışmalarından bahsetmiş ve ayrıldıktan sonra, ekip üyelerinden bir kaçı hızla bölgeye giderek alanın haritasını çıkarmış, fotografını çekmiş ve Gertrude Bell’in 1914 yılında kendi çalışmasını hazırlayıp yayınlamasından önce, 1912 yılında çalışmalarını yayınlayarak yapılan keşifte Gertrude Bell’i geride bırakmışlardı.
Gertrude Bell, 1913 yılında, başkalarının tavsiye etmemelerine rağmen, kabile reisi İbn Raşid ile görüşmek üzere Suudi Arabistan’a, Hayil şehrine gitmiş ve (nedenini açıklamadığı ve kendisinin de anlamadığı) onbir gün boyunca kendi iradesi dışında alıkonulduktan sonra serbest bırakılmıştır. Irak ve Suriye’yi dolaşarak yayınlayacağı başka bir kitap için fotoğraf çektmiş ve 1914 yılı, Ağustos ayında Birinci Dünya Savaşının başlamasından kısa bir süre önce İngiltereye dönmüştür.
Kızılhaç ve Devlet İşleri
Gertrude Bell, önce İngiltere’de ve ardından Fransa’da Uluslararası Kızlhaç Örgütü gönüllüsü olarak, tarafların savaş girişimlerine katkıda bulunmak üzere çalışmaya başlamıştı. Kardeşi Maurice Batı Cephesine gönderilmiş ve Bell, artık Yarbay rütbesinde olan Doughty–Wylie’den Gelibolu cephesinde konuşlandırılmış birliklere komuta edeceği haberini almıştı. Doughty -Wylie, 26 Nisan 1915 tarihinde yaşanan bir çatışma sırasında öldürülmüş ve Gertrude Bell de bu ölümden dolayı çokça üzüntü geçirmiştir. 1915 yılında aylar sonra, Kasım ayında birgün, tek başına bir kadının Doughty-Wylie mezarına çelenk bırakmak üzere sahile geldiği bildirilmişti. Karısı olduğu varsayılmış, ancak Georgian Howell de dâhil olmak üzere modern dönem bazı akademisyenleri, bu yolculuğu yapabilecek kaynaklara ve deneyime sahip Gertrude Bell’in gidip mezara çelenk bırakan kişi olduğunu iddia etmişlerdir.
Gertrude Bell, Doughty-Wylie’nin ölümünden sonra, kendisini tamamıyla işine adarken, bölge hakkındaki kapsamlı bilgi birlikiminden dolayı Kahire’de faaliyet gösteren İngiliz Askeri İstihbarat Bürosuna istihbari yardım sağlamak üzere Kahire’ye gitmesi istenmiştir. 1916 yılında önce Sir Gilbert Clayton (1875-1929) ve ardından da Sir Pervy Cox (1864 -1937) yönetiminde Arap Bürosunda görev allmıştır. Gertrude Bell, İstihbarat Subayı sıfatıyla, Doughty-Whlie’nin o dönem önlemeye çalıştığı 1915-1916 yıllarında yaşanan Ermeni Soykırımı hakkında ilk rapor veren kişiler arasında yer alır.
Soykırımı gerçekleştiren Osmanlı İmparatorluğu, Müttefik Ülkelere karşı Merkezi Güçlerden biri olarak Almanya ile işbirliği yapmış ve Mekke ile Şam arasında hızlı askeri sevkiyat hareketlerini sağlamak üzere Hicaz Demiryolu inşaat işlerini ihale etmişti. Mekke Emiri Şerif Hüseyin bin Ali, Osmanlı İmparatorluk yönetiminin 1908 yılından beri Arap kültür kurumlarını yasakladığına, Arap dilini kanun dışı ilan ettiğine ve Arap vatandaşlarının da tutuklanmasına tanıklık ettikten sonra halkı Genç Türklere (Young Turks) karşı örgütlemek amacıyla bir araya getirmek için çalışmıştır.
İngilizler, 1915 yılında, Osmanlılara karşı bir isyan hareketi başlatmak, savaş kazanıldıktan sonra bağımsız bir Arap Devleti kurulması amacıyla silah yardımı yapamk ve danışmanlık hizmeti sözü vermek üzere Şerif Hüseyin ile temasa geçmişlerdi. Şerif Hüseyin yardım teklifini kabul etmiş ve İngilizler de 05 Haziran 1916 tarihinde Arap İsyanı olarak başlatılan ve demiryolu ihalesi üzerine odaklanan Türklere karşı gerilla savaşı verilmesinde yardımcı olacak T.E. Lawrence’ı görevlendirmişlerdi. Daha sonra düzenlenen raporlada, Lawrenve ve Şerif Hüseyin’in başarısı aslında Gertrude Bell’in sağladığı bölge istihbaratına dayandığı belirtilmiştir. Bell’in biyografisi yazarı Wallach bu konuda şöyle bir açıklama getirir:
Arkeolog ve bilim insanı David Hogart daha sonra, Arap İsyanı hareketi başarısının büyük bir kısmını, “Hicaz Demiryolu ile Nefud arasında uzanan alanda yerleşik kabile unsurları” hakkında “çokça bilgi” sağlaması nedeniyle Gertrude Bell’e atfetmiştir. Arkeolog Hogarth, bu bilgilerin aslında bir İngiliz askeri diplomatı olan Lawrence’ın, Bell’in yazdığı raporlarına dayanarak Araplara karşı düzenlenen savaşta önemli ölçüde faydalanılan bilgiler olduğunu vurgulamıştır. (202)
İngiliz güçleri, 10 Mart 1917 tarihinde, Bağdat’ı ele geçirmiş ve Sir Pervy Cox, yürütülmekte olan Doğu Faalitlerinde Sekreter olarak kendilerine katılmak üzere Gertrude Brell’i Bağdat’a çağırmıştır. Gertrude Bell, Arapça bilgisi, bölge kültürü, tarihi ve insanları hakkındaki bilgisine dayanarak, İngiliz desteği ile yakından kurulacak bağımsız Arap Devleti hükümeti arasında irtibat memuru olarak görev yapacaktı.
Irak Krallığını Kurulması
O dönemde ne Gertrude Bell ne de başka birisi, Büyük Britanya, Fransa, İtalya Krallığı ve İmparatorluk Rusyası arasında 1916 yılında gizlice imzalanan ve Yakın Doğu topraklarını aralarında pay eden, Şerif Hüseyin ve halkına verilen sözleri hiçe sayan Sykes-Picot Anlaşmasından bilgi sahibi değildi. Bu gizli Anlaşmayı, Ekim 1917, Bolşevik Devriminden sonra Ruslar açıklamışlardı.
Amerika Birleşik Devletleri, 1917 yılı, Nisan ayında Müttefikler safında savaşa katılmış, gizli Sykes-Picot Anlaşmasından habersiz ve savaşın bitiminden sonra özerk bir Yakın Doğu’nun olacağı genel anlayışıyla savaşa sürecine dâhil olmuştu. Aynı yıl, İngiltere Başbakanı Arthur Balfour, Filistin topraklarını (o zaman Ürdün’ün bir parçası) özerk bir Yahudi Devleti olarak Siyonist Hareketine vaat eden Balfour Deklarasyonunu yayınlamıştı. Şerif Hüseyin, Filistin’i alacağına inandırılmıştı; Fransızlar ise Sykes-Picot Anlaşmasına göre Filistin’in kendileriena ait olacağını düşünürlerken, Siyonistler de Balfour Deklarasyonuna göre Filistin’in kendi toprakları olarak iddia ediyorlardı.
Amerika Birlkeşik Devletleri Bildiriye destek vermiş ancak Gertrude Bell, Şerif Hüseyin’e vaat edilen özgür bir Arap Devletinin kurulmasını savunarak ve Filistini de Arapların elinde bırakarak, hem Bildiriyi ve hem de Sykes-Picot Anlaşmasını reddetmiş ve askeri diplomat Lawrence da onunla aynı fdüşüncede olduğunu açıklamıştır. Bu itiraza rağmen Balfourd Deklarasyonu 1917 yılı, Ekim-Kasım aylarında onaylanmıştı. Gertrude Bell kısa bir süre sonra yorgun ve bitkin düşmesi nedeniyle hastaneye kaldırılmıştı. Birinci Dünya Savaşı 1918 yılı, Kasım ayında sona ermiş, Gertrude Bell’e de “Orta Doğu Sorununda” herkesin memnun kalacağı şekilde çözümü zor bir görev verilmişti. Bell, 1919 yılında, “Mezopotamyada Kendi Kaderini Tayin Etme” (Self-Determination in Mesopotamia) başlıklı, bağımsız bir Irak Devletinin kurulmasını konu edinen detaylı bir rapor hazırlamıştı, ancak İngiliz yetkililer, bölge halklarının kendilerini yönetme yeteneğine sahip olmadıklarını düşünüyorlardı.
İngilizler – şimdi de Fransızlar, İtalyanlar ve Amerikalılar – Batı çıkarlarına uygun bir hükümetin işbaşına gelmesiyle ilgileniyorlardı. Ancak Irak halkı onların çıkarlarıyla ilgilenmiyor ve bu durum 1920 yılında Irak İsyan hareketini tetikleyerek bölge halkının yabancı yönetime itiraz etmek üzere bir araya getirmesine yol açmıştı. Soruna bir çözüm yolu bulmak amacıyla halk arasında en çok zaman geçiren İngiliz diplomatlar Gertrude Bell ve T.E.Lawrence, Şerif Hüseyinin oğlu Faysal bin Hüseyin’i (1921-1933) kral olmasını önermişlerdir. Çünkü Faysal bin Hüseyin, sadece kendisine vaatlerde bulunulan savaş kahramanının oğlu değildi, anynı zamanda Haşimi kraliyet ailesinden olması, Müslüman Sünni meshebine mensup olması ve aynı zamanda Şii Müslüman soyundan gelmesi nedeniyle oluşturulacak yeni ulusu birleştirebileceğini belirtmişlerdir.
Bu öneri, 1921 yılında yapılan Kahire Konferansında onaylanmış ve Faysal I’i, yönetim faaliyetlerini nasıl icra edeceği konusunda yetiştirmek ve aynı zamanda ona danışmanlık yapmak Gertrude Bell’in sorumluluğu haline gelmişti. Kral Faysal’ı Mezopotamya kadim tarihini koruma işine adamaya teşvik etmiş ve 1922 yılında, özel koleksiyonundan bağış yapılan ilk eserlerle Bağdat Antik Eserler Müzesini (şimdiki Irak Müzesi) kurmasına yardımcı olmuştur. Irak halkı, Gertrude Bell’i Kralın danışmanı El-Hatun olarak saygıyla karşılamıştır, ancak Bell, bu sıfatından çok daha fazlasıydı. Çünkü aslında hem kralı ve hem de hükümetini yaratan Gertrude Bell olmuştur. Bell, yeni ülkenin sınırlarını çizmiş, Ürdün ve Suudi Arabistan’ın da sınırlarını belirlemiş ve 1925 yılında çeşitli sağlık sorunlarından ciddi bir şekilde muzdarip olarak İngiltere’ye dönmeden önce Kral Faysal’a (Faysal I) son derece danışmanlık hizmeti vermiştir.
Sonuç
Aynı yılın ilerleyen aylarında Bağdat’ta dönmüş, siyasetin çok yorucu olduğunu söyleyerek siyasetten uzak durmaya çalışmıştı. 1926 yılı, Haziran ayında Antik Eserler Müzesi ilk odasının açılışına başkanlık etmiş ve aynı dönemde uzun zamandan beri arkadaşı olan Vita Sackville-West’i evinde ağırlamıştır. 11 Temmuz günü hizmetçisine, ertesi sabah ne zaman uyandırılması gerektiği konusunda talimat verdikten sonra erkenden yatmaya gitmiş ve 12 Temmuz günü yatağında aşırı dozda uyku hapı alması sonucunda ölü bulunmuştur. Düzenlenen resmi raporda, hizmetçisine verdiği talimatlara atıfta bulunularak alınan aşırı dozun kaza sonucu olduğu belirtilmiş, ancak daha sonra özel olarak intihar ettiği anlaşıldığı belirtilmiştir.
Bunun doğru olup olmadığı bilinmiyor, ancak hayatı boyunca depresyonda olduğu ve birçok önemli başarısına rağmen, fotoğraflarının da aslında son derece mutsuz bir kadın olduğunu gösterdiğini sıklıkla belirtilmiştir. Bağdat’ta bulunan İngiliz mezarlığına defnedilmiş ve Bağdat halkı da, Sarayın Büyük Hanımı olarak gördüğü El-Hatun’a saygılarını göstermek üzere yüzlerce kişiden oluşan bir topluluk olarak cenaze törenine katılmıştır.
Yakın Doğu’nun paylaşılması ve şekillenmesi döneminde yaptığı çalışmaları Ortyantalizm ve uygulamasının somut örneği olarak eleştirilse de Gertrude Bell (en azından özel olarak) Irak halkının İngiliz yönetim modelinin “uygarlaştırıcı” etkisinden fayda göreceği düşüncesine katılılıyordu, sevdiği topraklara ve insanlarına sadık kalma çabaları nedeniyle saygı görmeye devam ediyor.
T. E. Lawrence ve İngiliz yazar-kâşif Freya Stark da (1893-1993) dâhil olmak üzere döneminin önemli birçok ismi Gertrude Bell’ı hem hayranlıkla karşılamış ve hem de birçok isim Bell’e tepkisini göstermiştir. Yazar Freya Stark, Bell’ın biyografisini yazmayı reddetmiş ve dikkatleri daha fazla onun üzerine çekme taraftarı olmak istememiştir. Gertrude Bell genellikle sert mizaçlı, kibirli ve bazen de pişmanlık duyan bir kişi olarak tanımlanır ama aynı zamanda cömert, insanı etkileyen ve her zaman öğrenmeye açık ve öğretmeye de hevesli biri olarak da bilinir.
Eserleri basılmaya devam ediyor, günümüz oryantalistleri ve araştırma yapan diğer akadamisyenleri düzenli olarak Gertrude Bell’ı referans olarak gösteriyorlar. Bell’e olan kalıcı ilginin son örnekleri arasında Çöl Kraliçesi /Queen of the Desert filmi (2015) ve Bağdat’tan Mektuplar/Letters from Baghdad belgesel filminin (2016) yanı sıra kitaplar, makaleler ve hatta çizgi romanlarının yayınlanması yer alır. Bu çalışmaların hepsi parlak zekâsı ve karmaşık bir yapıda Gertrude Lowthian Bell’ın hikâyesini anlatmaya çaba gösteriyorlar ancak daha kısmen başarılı olmuşlardır.
