Tanrı Marduk, adalet, şefkat, şifa, yenilenme, büyü ve hakkaniyet konularından sorumlu, tanrıların en büyüğü, Babil’in koruyucu tanrısı, tanrılar başı, baştanrı idi. Bazen fırtına tanrısı ve bazen de tarım tanrısı olarak da anılırdı. Tarihçi Herodot’un yazılarında anlattığı tanrı Marduk tapınağı ünlü Ziggurat tapınak kulesi Kutsal Kitap’ta anılan Babil Kulesi modeli olarak kabul edilmiştir.
Yunanlılar tanrı Marduk’u, Yunan mitolojisinde en önemli tanrı Zeus’la eşdeğer tutmuş, Romalılar ise Babil tanrılar başı olarak bildikleri tanrı Marduk’u, Jupiter ile ilişkilendirmişlerdir. Kraliyet cübbesini giymiş, elinde bir yılan-ejderha ve bir kürek taşıyan bir insan şeklinde tasvir edilmiştir. Tanrı Marduk’un elinde kürek ile sembolize edilmesi, ikonografisinin bir parçası, marru olarak varlığını sürdüren bir çiftçi tanrısı Asarluhi adlı yerel bir tanrından ileri geldiği anlaşılmıştır. Tanrı Marduk adı, marru tanımlaması ile bağlantılı olsa da, aslında “boğa-buzağı” anlamına gelir. Genellikle sadece Bel (Efendi) olarak anılır. Tanrı Marduk, kökeni olan yerel tarım tanrısından farklı olarak, Mezopotamya panteonunun en itibarlı tanrılarından biri olup baştanrıdır.
Tanrı Marduk, bilgelik tanrısı Enki’nin (bazı mitlerde yaratıcı tanrı olarak kabul edilen Ea olarak geçer) oğluydu ve aynı zamanda temiz ve hayat veren tatlı su ile ilişkilendirilmiştir. Tanrı Marduk’un, tanrı Enki ile ilişkilendirilmesi, şüphesiz, aynı ilişkiye sahip olup birçok özelliğini Marduk ile paylaşan daha eski bir bölgesel tanrı Asarluhi ile de bağlantısı vardır. Tanrı Marduk’un karısı, doğurganlık tanrıçası Sarpanitu idi (bazı mitlerde karısı Nanaya da olarak geçer) ve oğulları, yazıcıların, okuryazarlık ve bilgeliğin koruyucu tanrısı Nabu idi.
Bölgesel bir tarım tanrısından kökenini alan tanrı Marduk, Babil şehri için (ve daha sonra Asur ve Yeni Asur İmparatorluğu) giderek artan bir önem kazanarak, sonunda Babil ve daha geniş Mezopotamya panteonunun en önemli ve güçlü tanrısı, baştanrı haline gelmiş, adeta tektanrıcılığa yakın bir ibadet seviyesine ulaşmıştı. Mezopotamya Yartılış Efsanesi/Destanı Enuma Eliş metninde anlatıldığı üzere, göklerin ve yeryüzünün yaratıcısı, Enki ile birlikte insanların yaratıcısı ve tanrıça Tiamat önderliğinde kaos güçlerine karşı kazandığı zaferin ardından İlahi düzenin öncüsü olarak kabul edilmiştir. Yönetimini meşrulaştırmasından sonra, diğer tanrılara çeşitli görev ve sorumluluklar yüklemiş, hem yeryüzü ve hem de yaraltı dünyasını düzenlemiştir.
Mezoptamya Yaratılış Efsanesi Enuma Eliş eserinde Marduk
Babil Yaratılış Efsanesi Enuma Eliş anlatısı aynı zamanda Marduk’un iktidara yükseliş hikâyesidir. Zamanın başlangıcında evrenin yapısı; tanrı Apsu (erkek ilke) olarak bilinen yeraltındaki temiz tatlı sular tanrısı, tanrıça Tiamat (dişi ilke) olarak bilinen denizlerdeki acı ve tuzlu sular tanrıçası, iki ayrı sulardan, farklılaşmış, girdaplı bir kaostan oluşuyordu. Bu iki tanrı daha sonra diğer tanrıları doğurmuşlardır.
Tanrıça Timat çocuklarını çok severdi. Ancak tanrı Apsu, çocukların çok gürültü yaptıkları ve geceleri onu uyutmadıkları, gündüzleri de meşgul edip işinden alıkoydukları için onlardan şikâyetçi olmuştur. Çocukları öldürmeye karar vermiş, bu kararı karşısından dehşete düşen tanrıça Tiamat, büyük oğlu Enki’ye babasınının bu planını anlatmıştır. Tanrı Enki, bunun üzerine, en iyi seçeneğin ne olabileceğini düşünmeye başlamış, babası tanrı Apsu’nun büyülenerek derin bir uykuya dalmasını beklemiş ve sonunda onu öldürmüştür.
Tanrı Apsu’nun kalıntı parçalarından/kanından, Eridu bataklık bölgesinde kendi evi olan dünyayı yaratmıştı. Tanrıça Tiamat, oğlu Enki’nin babasını öldüreceğini tahmin etmemiş ve bu yüzden çocuklarına savaş açarak kendisine yardım etmesi için bir kaos ordusunu kurmuştur. Kaos ordu güçlerinin başına, her savaşta genç tanrıları yenen yeni eşi tanrı Kuinku’yu geçirmişti.
Tanrı Enki ve kardeşleri, tanrı Marduk öne çıkıp önce kendisini kral ilan etmeleri ve sonra onları zafere götüreceğini söylemesi üzerine umutsuzluğa kapılmışlardı. Bu talebi gerçekleştiğinde Marduk, Kuinku’yu teke tek dövüşte yener ve ardından tanrıça Tiamat’ı ikiye bölen bir okla vurarak onu öldürür, gözlerinden Dicle ve Fırat nehirleri oluşup akar ve cesedinden, gökleri şekillendirerek tanrı Enki’nin daha önce başlatığı yeryüzü yaratımını tamamlar (bazı mitlerde Enki’den söz edilmez ve tanrı Marduk dünyanın tek yaratıcısıdır). Tanrı Marduk, tanrı Enki ile yaptığı istişaresinde, tanrıça Tiamat’ı çocuklarına karşı savaş açmaya teşvik eden mağlup tanrıların beden parçalarından/kanından insanları yaratır. Mağlup tanrı Kuinku infaz edilir ve beden parçaları ilk insan Lullu’yu yaratmak üzere kullanılır.
Tanrı Marduk, daha sonra kaos güçlerine karşı tanrılarla işbirliği yapan insanlığı da içeren dünyanın işleyiş seyrini düzenler. İnsanların bundan sonra, tanrıların vakit ayıramadığı işleri yapacaklarını ve ilahi gücün daha yüce amaçlara odaklanıp insanlık ihtiyaçlarını karşılayabileceği işleri yapma emrini verir. Tanrılar insanlarla ilgilenip bütün ihtiyaçlarını karşılayacakları için insanlar da bundan böyle tanrıların iradesine saygı duyup itaat edecek ve tanrı Marduk da herkese iyilikseverlikle hükmedecektir.
Marduk'un Babil Hükümdarlığı
Marduk’un bu saltanatı göklerde değil, Babil şehri tapınağında – Esagila’da – merkezileştirilmişti. Antik Mezopotamya, antik Mısır ve diğer bölgelerdeki tanrıların, kendileri için inşa edilen tapınaklarda gerçekten de ikamet edipyaşadıkları düşünülüyordu ve bu durum tanrı Marduk için olduğu gibi diğer tanrılar için de geçerliydi. Tanrı Marduk adı, Kralı Hammurabi döneminde (MÖ 1792-1750) Babil’de öne çıkmıştı. Marduk şanının yükselişe geçmesinden önce, cisellik ve savaş tanrıçası İnanna, Babil’de ve Mezopotamya’nın diğer bölgelerinden tapınılan başlıca tanrıydı; sonrasında tanrıça İnanna’ya yaygın olarak saygı gösterilmeye devam edilse de, Marduk şehrin en yüce tanrısıydı ve Babil güçleri diğer bölgeleri fethettikçe tanrı Marduk’a tapınma da yaygınlık kazanacaktı. Tarihçi yazar Jeremy Black bu konuda şöyle yazar:
Marduk kültünün yükselişe geçmesi, Babil şehir devletinden, imparatorluk başkentine yükselişiyle yakından bağlantılıdır. Kassitler Döneminden itibaren tanrı Marduk, giderek daha önemli hale gelmiş, Babil Yaratılış Destanı yazarı, tanrı Marduk’un sadece bütün tanrıların başı olmadığını, aynı zamanda, bu tanrıların çoğu onun kişiliğinin birer yansımasından ibaret olduklarını iddia etmiştir. (128)
Tapınağın iç mabedinde bulunan tanrı Marduk’un altından heykeli, kralların taç giyme töreni sırasında vaz geçilmez bir İlahi unsur olarak kabul edilirdi. Yeni bir kralın, yönetimini meşrulaştırmak üzere tanrı “Marduk’un elini içtenlikle tutması” gerekiyordu. Bu uygulama, Kassitlerin Hititleri bölgeden kovmalarından sonra Babil’i başkent ilan eden Kassitler Döneminde (MÖ 1595-1155) başlamış gibi görünüyor.
Bazı araştırmacılar, yeni bir kralın heykelin elini tam anlamıyla tutması gerektiğini savunurlarken – ki bu durum, konuyla ilgili eski metinlerle doğrulanmış gibi görünüyor – diğer bazı araştırmacılar ise “kralların tanrı Marduk’un elini tutmasının” tanrıların rehberliğine boyun eğmeyi ifade eden sembolik bir anlatım olduğunu iddia ederler. Eski yazılı kanıtlara dayanarak, tanrı Marduk heykelinin yeni bir hükümdarın tahta çıkma töreninde hazır bulunması ve kralın heykelin elini içtenlikle tutması gerektiği muhtemel görünüyor.
Marduk Kehaneti
Tanrı Marduk heykelinin önemi, Akitu Festivali’nin (Yeni Yıl kutlaması) heykelin şehirde olmadığı zaman kutlanamadığı bir iç savaş dönemini anlatan Akitu Günlüğü adlı eski bir eserle de kanıtlanmıştır. Yeni Yılı Kutlama günü, halkın tanrı Marduk heykelini şehir içinde alarak surların ötesinde küçük bir eve taşıması ve heykelin orada dinlenip farklı manzaraların tadını çıkarması adetten olmuştur.
Düşman ulusların heykeli alıp kaçırdıkları dönemlerde, şehrin koruyucu tanrısı orada olmadığı için Akitu Festivali kutlanamamıştır. Dahası, tanrının şehirde olmadığı zamalarda, halk ile kaos güçleri arasında duracak kimse olmadığı için bir felaketin yaşanacağı kaçınılmaz olacağı düşünülmüştür. Bu durum, tanrı Marduk heykelinin çeşitli dönemlerde şehirden çalınması sonucunda heykelin “seyahatlerini” anlatan Marduk Kehaneti (MÖ 713 - 612, hikâye muhtemelen daha eskidir) adlı bir belge eserde açıkça tasvir edilmiştir. Tarihçi yazar Marc van de Mieroop şöyle demektedir:
Koruyucu tanrının şehirde olmayışı, kültünde (ve genel olarak tanrının ve şehrin kültünden) büyük bir yozlaşmaya yol açardı. İlahi varlığın şehirde yokluğu her zaman mecazi olmamış, çoğu zaman düşman güçlerin baskınları sonucunda kült heykelin kaçırılması sonucundan da olmuştur. Savaşlarda galip gelen güçler, mağlup edilen şehirlerin gücünü zayıflatmak üzere İlahi heykellerini sıklıkla kaçırmaya çalışırlardı. Sonuçları o kadar vahim olmuştur ki, heykellerin kaybı tarih yazım metinlerine bile kaydedilmeyi hak eden konu olmuştur. Tanrı Marduk heykeli Babil’de bulunmadığı zaman, kült yılı seyri için hayati önem taşıyan Yeni Yıl Festivali kutlanamazdı.(48)
Halkın güvenini kazanmak ve tanrısal desteğini meşrulaştırmak üzere siyasi ve dini bir araç olarak kullanılan Marduk Kehaneti metni; Hititler, Asurlular ve Elamlıların Marduk heykelini zaman zaman alıp kaçırarak ele geçirdikleri ve Babil Kralı Nebukadnezar I’in (MÖ 1121-1100) Elamları yenmesiyle heykelin nihayet şehre nasıl geri getirildiği anlatısıdır. Söz konusu bu metin/belge, tanrı Marduk’un alınıp götürülen yabancı toprakları sanki bizzat kendisi ziyaret etmeyi tercih etmiş olup orada kalmış gibi kaleme alınmış – Elam hariç – ve büyük bir Babil kralının yükselişe geçip tanrı heykelini Elamlılardan alarak geri getireceği şeklinde bir kehanette bulunulmuştur.
Marduk Kehaneti anlatısı, büyük bir olasılıkla Babil Kralı Nebukadnezar I döneminde, bir propaganda metni olarak yazılmış olsa da, günümüze kadar ulaşan tek kopyası, çok daha sonra düzenlenmiş bir Asur kopyasıdır. Bu kopya eser, Akitu Günlüğü ve elbette diğer eserler, tanrı Marduk’un şehirde varlığının halk için ne kadar hayati önem taşıdığını açıkça ortaya koyarlar. Halk, İlahi koruyucuları olmadan, kendisi ve şehrin yaygın ve kişisel saldırılara açık hale geldiği inancıyla savumasız kaldığını düşünmüştür.
Koruyucu tanrı Marduk
Tanrı Marduk, Mezopotamya edebiyatı birçok eserinde referans alınmasına karşın, bu eserlerden ikisi, bir kişinin tanrısı hazır olmadığı zaman, o kişi ve şehir için hayatın ne kadar tehlikeli hale geldiğini özellikle ve açık bir şekilde ortaya koyar. Ludlul-Bel-Nemeqi (MÖ 1700) ve Erra’nın Gazabı (MÖ 800) eserleri, sırasıyla bireyin sorunlarını ve bir şehrin acılarını ele alır ve her iki eser de koruyucu bir tanrının gerekliliğini açıkça ortaya koyarlar.
Ludlul-Bel Nemeqi inceleme eseri, iyi bir insanın neden sebepsiz yere cezalandırılması gerekliliği konusunu ele alan, acı üzerine inceleme eser olup tanrı Marduk’a tapınılan diğer bir şehir olan Nippur şehrinin yetkilisi Tabu-utu-bel’in kaleme aldığı uzun bir şikâyet metnidir. Bu eserde anlatıcı, tanrıçasından yardım dilediğini ancak ondan geri dönüş alamadığını anlatır. Tanrı Marduk, anlatıcıya uzaktan bir yardım göndermeye çalışır, ancak hiçbirşey acısını dindiremez.
Anlatıcı, tanrı Marduk’un ona yardım etmek amacıyla verdiği bütün iyi armağanlar listesini sıralar, ancak hiçbiri acısını dindirmede işe yaramaz ve bunun nedeni muhtemelen tanrı Marduk’un yakınında olmaması olarak dile getirilir. Ludlul-Bel-Nemeqi eseri, bir kişinin acı çekme ve tanrısının görünürde yokluğu sorununu ele alınması, Kutsal Kitapta yer alan Eyüp Kitabı bölümünde de sık sık anılıp benzetme yapılmıştır. Bu eser, tanrı Marduk’un aslında kişiyi terk ettiğini açıkça iddia etmese de, tanrı Marduk’un “uzakta” olduğunu ve yalnızca mevcut olan sınırlı yardımı gönderebildiğini ima eder.
Erra’nın Gazabı eseri, savaş ve yıkım tanrısı Erra’nın (aynı zamanda Irra veya Nergal olarak da bilinir) sıkılıp uyuşukluk hali geçirdiğini ve bu uyuşukluk durumunu ancak Babil şehrine saldırarak giderilebileceğini düşündüğü konusunda kaleme alınmış bambaşka bir eserdir. Diğer tanrılar planından vazgeçmesi için onu ikna etmeye çalışırlar, ancak Erra onları duymazdan gelir. Tanrı Erra, Babil şehrine seyahat eder, tanrı Marduk’a kıyafetlerinin eskidiğini ve elbise dolabına daha özen göstermesi gerektiğini söyleyerek dikkatini dağıtır.
Tanrı Marduk çok meşgul olduğunu söylerek itirazi bir cevap verir, savaş ve yıkım tanrısı Erra ona her şeyin yoluna gireceğini ve şehre göz kulak olacağını ifade eder. Marduk yeni bir kıyafet diktirmek üzere yola çıktığı zaman savaş ve yıkım tanrısı Erra şehri yerle bir eder, diğer tanrılar onu durdurup hesap sordukları ana kadar insanlar arasında ayırım yapmadan onları öldürür (bazı versiyonlarda Marduk’un dönmesiyle durdurulur). Bu eser, diğer yandan da, şehrin yeniden iskân edilebilmesi amacıyla bir kısım insanları bağışlamaya karar veren savaş ve yıkım tanrısı Erra’ya övgülerle sona erer.
Koruyucu tanrı Marduk, Babil şehrinin güvenlik ve kişisel kimlik duygusu için çok önemliydi. Şehir MÖ 485 yılı dolayında Pers egemenliğine karşı ayaklandığı zaman, Pers Kralı I. Xerxes/Serhas (MÖ 486 - 465) güçleri şehri yağmaladıkları zaman Marduk heykeli de yıkmışlardır. Makedonya kralı Büyük İskender, MÖ 330 yılında Ahameniş İmparatorluğu Perslerini yendikten sonra, Babil şehrini başkent yapmış ve şehri eski ihtişamına kavuşturmak üzere çalışmalara başlamış, ancak çalışmaların sonucunu göremeden ölmüştür. Babil şehri giderek itibar ve güç kaybına uğradıkça tanrı Marduk’a tapınmada da azalma olmuştur. Partlar MÖ 141 yılında bölgeyi yönetmeye başladıkları zaman Babil şehri terk edilmiş bir harebeye dönmüş ve tanrı Marduk da unutulmuştur.
