Mezopotamya uygarlığının icatları, günümüzde sıradan kabul edilen birçok unsuru içerir. Bunların büyük çoğunluğu Erken Hanedanlık Dönemi’nde (yaklaşık MÖ 2900–2350/2334) ortaya çıkarılmış veya Uruk Dönemi’nin (yaklaşık MÖ 4000–3100) kazanımlarından geliştirilmiştir. En erken icatlar Sümerlere atfedilmektedir; bu icatlar, Akad Dönemi’nde (yaklaşık MÖ 2350/2334–2154) daha da geliştirilmiş ve sonraki Mezopotamya uygarlıkları tarafından ilerletilmiştir.
Mezopotamyalıların icatları arasında şunlar vardı:
- Tekerlek
- Seri üretilen seramikler
- Matematik
- Zaman
- Yazı
- Silindir mühürler ve kil zarflar
- Seri üretilen tuğlalar
- Şehirler
- Harita
- Yelken
Bunlar, eski Mezopotamya'da öncülük edilen teknolojik, kültürel ve bilimsel gelişmelerin yalnızca küçük bir bölümünü temsil ediyor. Bilgin Samuel Noah Kramer, antik Sümer’de ortaya çıkan, sonraki kültürler tarafından geliştirilen ve günümüzde az çok bilinen 39 “ilk”i listelemiştir:
- İlk Okullar
- İlk 'Yağcılık' Vakası
- İlk Çocuk Suçluluğu Vakası
- Birinci 'Sinir Savaşı'
- İlk İki Kanatlı Kongre
- İlk Tarihçi
- İlk Vergi İndirimi Vakası
- İlk 'Musa'
- İlk Yasal Emsal
- İlk Farmakope (İlaç Kitapçığı)
- İlk 'Çiftçi Takvimi'
- İlk Gölge Altında Bahçecilik Deneyi
- İnsanoğlunun ilk Kozmogonisi ve Kozmolojisi
- İlk Ahlaki İdealler
- İlk 'İş'
- İlk Atasözleri ve Deyimler
- İlk Hayvan Masalları
- İlk Edebi Tartışmalar
- İlk Kutsal Kitap Paralellikleri
- İlk 'Nuh'
- Dirilişin ilk Hikayesi
- İlk 'Aziz George'
- İlk Edebi Ödünç Alma Örneği
- İnsanoğlunun ilk Kahramanlık Çağı
- İlk Aşk Şarkısı
- İlk Kütüphane Kataloğu
- İnsanoğlunun İlk Altın Çağı
- İlk 'Hasta' Toplum
- İlk Ayin Ağıtları
- İlk Mesihler
- İlk Uzun Mesafe Şampiyonu
- İlk Edebi İmgeler
- İlk Cinsel Sembolizm
- İlk Mater Dolorosa (Acı Çeken Anne)
- İlk Ninni
- İlk Edebi Portre
- İlk Ağıtlar
- Emeğin İlk Zaferi
- İlk Akvaryum (Tarih Sümer'de Başlar, İçindekiler)
MÖ yaklaşık 5000–1750 yılları arasında Sümer’de gelişen bu 39 buluş, antik Mezopotamya’ya atfedilen tüm icatları tam olarak temsil etmemektedir. Bölgenin çeşitli kültürleri, tarihin en etkileyici medeniyetlerinden bazılarını geliştirmek için Sümer'den ve ardından birbirlerinden ödünç alındı. Mezopotamyalıların en önemli icatlarından biri, çivi yazısı olarak bilinen sistem aracılığıyla geliştirdikleri yazıdır; bu yazı, bölgenin inançlarını, tarihini ve kültürünü günümüze kadar taşımış ve sonraki medeniyetler üzerinde her açıdan önemli bir etki bırakmıştır. Akademisyen Paul Kriwaczek'in yorumları:
İki buçuk bin yıl süresince, çivi yazısına dayalı bu gelenek, medenî yaşamla ilişkilendirdiğimiz neredeyse her şeyi ya icat etmiş ya da keşfetmiştir. Başlangıcı büyük ölçüde kendi kendine yeten Neolitik köylerde, yani çoğunlukla kendi kendini sürdürebilen tarım topluluklarında olan ve sonunda yalnızca şehirler, imparatorluklar, teknoloji, bilim, hukuk ve edebi bilgi ile değil, daha da ötesi: bir dünya sistemi olarak adlandırılan; birbirleriyle iletişim kuran, ticaret yapan ve savaşan, dünyanın geniş bir kısmına yayılan uluslar ağıyla son bulan bir dünyayla biten bir süreçtir. İşte çivi yazısını geliştiren yazarların başardığı buydu. (11-12)
Bu nedenle Mezopotamya, “medeniyetin beşiği” olarak anılır ve bir bölgesi “Bereketli Hilal” olarak adlandırılır; çünkü en önemli kültürel gelişmelerin çoğu ilk olarak bu bölgede ortaya çıkmış, gelişmiş ve dünyanın geri kalanıyla paylaşılmıştır.
Tekerlek
İlk tekerlek, yaklaşık MÖ 3500 yılında seramik üretimi için – ilk çömlekçi tekerleği olarak – icat edildi ve daha sonra ulaşımda kullanıldı. Şimdiye kadar bulunan en eski tekerlek – Ljubljana Bataklığı Çarkı – Orta Avrupa'dan gelse de, tekerlek kavramının daha önce Mezopotamya'da ortaya çıktığına inanılıyor. MÖ 3000 civarında Sümerler, insanları ve malları taşımak için iki tekerlekli ve dört tekerlekli arabaları ve vagonları kullanıyorlardı. Akademisyen Stephen Bertman'a göre, "bu araçların tekerlekleri birbirine çivilenmiş ve deri lastiklerle kaplanmış iki yarım sert ahşaptan yapılmıştır" (254). MÖ yaklaşık 3200 civarında, ilk arabalar soylular ve zenginler için kişisel ulaşım aracı olarak yapılmış; daha sonra bunlar Akadlar ve Asurlular tarafından askeri amaçlarla geliştirilmiştir.
Seri Üretilen Seramikler
Çömlekçi tekerleği, seri üretim seramiklerin yapılmasını sağladı ve böylece alt sınıflara kavanoz ve kaseler gibi uygun fiyatlı eşyalar sunuldu. Daha önce bu eşyalar el yapımıydı ve herkes, kullanılabilir kaseler ve testiler yapabiliyordu; kil ise güneşte kurutuluyordu. Ancak bu ürünler, gerçek zanaatkarlar tarafından yapılanlara göre kalitesizdi. Seri üretim seramikler, ayrıca ordu ve iş gücüne, kolayca taşınabilen ve kırıldığında hızlıca yenilenebilen erzak kapları sağladı. Zanaatkarlar genellikle tapınaklara veya saraylara bağlıydı; bu kurumlar, onların sanatlarını icra edebilmeleri için gerekli ham maddeleri sağlıyordu. Seri üretim olmasına rağmen, bu seramikler sıklıkla boyanmış figürler, şekiller veya desenlerle süsleniyor ve dekoratif hale getiriliyordu.
Matematik
Sümerler, yazının icadından önce matematiği geliştirdiler. Matematiksel ilke ve uygulamaların anlaşılması, erken Uruk Dönemi’nde yazmanlık eğitimi için bir gereklilikti ve Erken Hanedanlık Dönemi’ne gelindiğinde, geometri düzenli olarak arazi parsellerinin ölçülmesi ve bölünmesinde, ayrıca sulama kanallarının oluşturulmasında kullanılıyordu. Bilgin Gwendolyn Leick şöyle açıklıyor: "Bu işlem, açılar yerine alanların kenarlarını ölçerek yapılırdı; örneğin, düzensiz bir biçime sahip tarlalar, basit dikdörtgensel parçalara bölünür ve ardından bu parçalar toplanırdı” (116). Trigonometri, Leick’in belirttiği gibi, gelişmedi; ancak Pisagor Teoremi, Pisagor’un yaşamasından binlerce yıl önce kullanılmaktaydı.
Zaman
Matematiğin icadından bir süre sonra ve genellikle MÖ yaklaşık 3000 civarına tarihlenen bir dönemde, Sümerler ayrıca zaman kavramını da ortaya çıkarmışlardır. Altmışlık sistemi kullanarak, bir günü 12 saatlik ışığa ve 12 saatlik karanlığa böldüler ve ardından bunları 60 dakikalık saatlere ve 60 saniyelik dakikalara böldüler. Bundan önce, insanlar gün doğumundan güneş batımına kadar çalışıyorlardı; ancak sonrasında, bir iş gününe zaman sınırı konulabiliyor ve gün ile gece, gün doğumu veya gün batımından bağımsız bir sisteme göre düzenlenebiliyordu. İnsanlar, güneş saatleri ve su saatleri aracılığıyla zamanı ölçebiliyor; bu da yaşamları üzerinde daha fazla kontrol sağlamalarına ve iş, boş zaman ve dini ritüelleri daha iyi bir şekilde düzenlemelerine olanak tanıyordu.
Yazı
Yazı, yaklaşık MÖ 3600 civarında icat edildi; muhtemelen bunun nedeni, üretici, satıcı, alıcı ve dağıtıcı arasında bir iletişim aracına ihtiyaç duyan uzun mesafeli ticaretti. Belirtildiği gibi yazı sistemi, basit resimçizitten geliştirilen çivi yazısı olarak biliniyordu. Ancak bu görseller yalnızca bir mesajın konusunu iletebiliyordu; örneğin bira (Mezopotamya’nın en popüler içeceği ve bir diğer Sümer icadı) gibi, fakat bu biranın belirli bir yerden gelip gitmediğini gösteremiyordu. Yazı, insanların tapınakta bir ögenin alınıp alınmadığı, satılıp satılmadığı veya kurban edilmek üzere tasarlanıp tasarlanmadığı ile ilgili mesajlarını belirtmelerine imkân sağladı. MÖ 2050’de Ur kentinden gelen Alulu bira makbuzu, yazının ticari yönünün en iyi örneklerinden biridir; çünkü bu makbuz, bira üreticisi Alulu’dan alıcıya belirli bir miktarda bira teslim edildiğini belgelemektedir. Zamanla çivi yazısı daha sofistike hale geldikçe yasaları, tarifleri, duaları, ilahileri, hikayeleri, efsaneleri ve Gılgamış masalı gibi destanları kaydetmek için kullanıldı. Ayrıca, önemli kültürel değerleri hem eğlendirmeye hem de teşvik etmeye hizmet eden Mezopotamya Naru Edebiyatı gibi farklı türlerin gelişimini teşvik etti.
Silindir Mühürler ve Kil Zarflar
Yazının gelişiminden önce, insanlar anlaşmaları doğrulamak için küçük mühürler kullanıyordu; bu mühürler, kişilerin kimliğini ve mesleğini simgeleyen özel tasarımlarla oluşturuluyordu ve silindir mühürler ile damga mühürler olarak biliniyordu. Silindir mühür, yaklaşık MÖ 7600–6000 civarında ya Sümer’de ya da günümüzde Suriye olarak bilinen bölgede ortaya çıkmıştır. Yarı değerli taştan (ametist, lapis lazuli (laciverttaşı), mermer ve obsidiyen gibi) yapılmışlardır ve kişinin boynuna, bileğine veya giysisine takılmışlardı. Silindir mühür, nemli kilin üzerine bastırılırdı ve bırakılan iz, hukuki işlemler veya ticari anlaşmalarda kişinin imzası olarak kullanılırdı. Yazının icadından sonra, silindir mühür veya damga mührü, yazışmaları imzalamak ve sözleşmeleri resmileştirmek için kullanılmıştır. Uzun mesafeli yazışmalar daha yaygın hale geldiğinde, bir mesaj içerecek şekilde kil zarflar icat edildi. Zarfın dış kısmı kişinin silindir mührü ile damgalanırdı ve zarf yalnızca hedeflenen alıcı tarafından açılabilirdi. Silindir mühürler, sahipleriyle o kadar yakından ilişkilendirildi ki, kaybolmaları günümüzdeki kimlik hırsızlığı ile benzetilebilir; çünkü mührü bulan herhangi bir kişi, onu istediği şekilde kullanabiliyordu.
Seri Üretilen Tuğlalar
Uruk Döneminde MÖ 3100 civarında seri üretilen tuğlalar geliştirildi. Bundan önce, her tuğla elle yapılırdı ve daha sonra bir fırında pişirilirdi veya güneşte kurutuldu. Tuğla yapmak, özellikle zigguratlar gibi tapınak niteliğindeki anıtsal yapılar için (bir diğer Mezopotamya icadı) çok zahmetli ve yorucu bir işti. Bu durum, tuğla kalıplarının geliştirilmesini teşvik etti; tek bir işçi artık bir kerede yalnızca bir tuğla yapmak yerine, kil doldurarak on veya daha fazla tuğla üretebiliyordu. Kil, dayanıklılığı artırmak için kum, saman veya kepekle karıştırılır ve ardından ya güneşte kurutulur ya da pişirilirdi. Bu yöntem, inşaat projelerinin çok daha hızlı ilerlemesini sağladı ve böylece şehirlerin daha fazla gelişmesi ve genişlemesi teşvik edildi.
Şehirler
Kentler de bölgede ilk olarak Uruk döneminde ortaya çıkmaya başladı ve Uruk MÖ 4500'de yükselen ilk surlu kent merkezi oldu (döneme adını verdi). Erken Ubaid Dönemi’nde (yaklaşık MÖ 5000–4100), insanlar avcı-toplayıcı yaşamdan kalıcı tarımsal yerleşimlere geçmiş ve güneşte kurutulmuş, el yapımı tuğlalardan evler ve diğer yapılar inşa etmişlerdir. Uruk Döneminde bu köyler daha yoğun nüfuslu hale geldi, genişledi ve dünyanın ilk şehirleri oldu. Şehirlerin yükselmesi, halkın tanımlanış biçimini değiştirdi; insanlar artık kendilerini bir kabile ile değil, yaşadıkları şehirle özdeşleştiriyordu. Şehirlerin dışında yaşayanlar hâlâ kabile kimliklerini koruyordu; bu durum, insanları kentsel veya kırsal sakinler olarak daha da sınıflandırmayı beraberinde getirdi. Yazmanlar genellikle şehirlerde yaşadıkları için eserlerinde şehir sakinlerini şehir duvarlarının dışındakilere tercih ediyordu; bu nedenle şehir yaşamı kültür ve medeniyetle özdeşleşirken, çiftçiler veya çobanlar alt sınıf ve kültürsüz olarak görülüyordu.
Harita
Şehirlerin büyümesi, uzun mesafeli ticareti daha da teşvik etti; bu nedenle kervanlar ve tek tüccarlar için haritalar oluşturuldu ve zamanla kişisel seyahatler ile askerî seferlerde de kullanılmaya başlandı. Haritalar, çeşitli malzemeler üzerine görüntüler kazınarak veya kil tablet üzerine iz bırakılarak hazırlanıyordu. Dünyanın en eski haritası, MÖ 700-500 yılları arasında oluşturulan ve Sippar şehrinin kalıntılarında bulunan, daha çok Babil Dünya Haritası olarak bilinen Imago Mundi'dir. Her şehir kendini en önemli şehir olarak görüyor, kendi tanrıları tarafından kurulduğunu iddia ediyordu ve her harita belirli bir şehirde bir kişi tarafından hazırlandığı için, söz konusu şehrin haritada merkezi bir konumda gösterilmesi doğaldı. Imago Mundi adlı haritada Babil, dünyanın merkezi olarak gösterilirken, diğer bölgeler yalnızca ona göre konumlandırılmıştır. Imago Mundi, günümüze ulaşan en eski harita olmasına rağmen, MÖ 700-500'den çok daha önce yaygın olarak kullanıldığına inanılıyor
Yelken
Yelkenin, rüzgarın bir bez parçası üzerindeki etkilerini gözlemleyerek, büyük olasılıkla yıkandıktan sonra kurumaya bırakıldığında geliştiği düşünülmektedir. Birçok tüccar ticarette Fırat ve Dicle nehirlerini kullanıyor ve teknelerini akıntıya doğru kürek veya direk ile rahatça ilerletebiliyordu; ancak geri dönüş, bambaşka bir sorun oluyordu. Kürekçilerin, akıntıya karşı ilerlemeye çalışırken, suyun dolup devrilebileceği küçük kamıştan yapılmış teknelerde mücadele etmeleri gerekiyordu. Yelkenin icadıyla birlikte, bir tüccar artık çıkış noktasına çok daha kolay dönebiliyor ve geri dönüş yolculuğunda önceki döneme kıyasla daha fazla mal taşıyabiliyordu. Yelkenler keten ya da papirüsten yapılmış ve dikdörtgen veya kare şeklindeydi. Yelken ustalıkla kullanılmaya başlandığında, Mısır ve Indus Vadisi Uygarlığı ile uzun mesafeli deniz ticareti mümkün hale geldi; bu da Mezopotamya’ya daha önce hiç olmadığı kadar çeşitli malların gelmesini sağladı.
Sonuç
Böylesi bir ticaret, yıldızları haritalandıran ve gece gökyüzünde seyahat için tanımlanabilir referans noktaları sağlayan astronominin gelişimi sayesinde mümkün olmuştur. Astroloji, insanın geleceği bilme arzusuna yanıt olarak geliştirilmiş ve ticaret söz konusu olduğunda, bir iş girişiminin iyi veya kötü sonuçlanıp sonuçlanmayacağı konusunda tanrılardan işaret almak amacıyla kullanılmıştır. Tanrılar her şeyin kaynağı olarak kabul edilirdi; ancak niyetlerinden asla emin olunamazdı; çünkü bir tanrı yalnızca iyiyi isterken, başka bir tanrı gücenmiş hissederek o kişinin yaşamına ilişkin planlara karşı hareket edebilirdi. Kehanetin, belirli bir günde bir bireyi neyin bekleyebileceğine dair bir fikir verdiği düşünülüyordu.
Mezopotamyalılar pasif bir halk değildi, ancak bir sorunu çözmek, iş yapmak, evlilik düzenlemeleri yapmak veya bir hastalığı veya kazayı düzeltmek için harekete geçmeden önce tanrılardan işaretler bekliyorlardı. İnsanlar yaşamlarının tüm bu alanlarında tanrılara danışırlardı; ancak insanlar ilahi güçle iş birliği içinde çalışan varlıklar olarak görüldüğünden, kendi yetenekleri ölçüsünde en iyisini yapmak ve bir işin girişiminde tanrıların yardımına güvenmek esastı. Bu durum, özellikle tıp alanında belirgin bir şekilde görülüyordu; hekimler hastaları tedavi ederken, çoğu zaman tanrılardan yardım dilemenin yanı sıra, önceki vakalara ve örneklere de başvuruyordu.
Mezopotamyalıların çeşitli icatları bölgenin farklı kültürlerini bilgilendirdi ve binlerce yıldır medeniyetin gelişmesine izin verdi. Mezopotamya hiçbir zaman tamamen homojen bir bölge olmamıştı; ancak farklı şehir devletleri, krallıklar ve siyasi birimler düzenli olarak ticaret yapıyor ve yenilikler, bulundukları yerden çok daha uzaklara yayılıyordu. Mezopotamya’nın büyük siyasi güçleri, örneğin Akad ve Asur imparatorlukları, bu icatları uzun mesafeli ticaret aracılığıyla diğerleriyle paylaştı; bu durum, Pers Ahameniş İmparatorluğu bölgeyi ele geçirip Hindistan sınırlarına kadar genişlediğinde daha da belirgin hale geldi.
MÖ 330 yılında Büyük İskender, Ahameniş İmparatorluğu’nu fethetti ve Batı ile ticareti genişleterek bu yöne daha fazla mal ve teknoloji taşıdı; İskender’in ölümünden sonra Seleukos İmparatorluğu bu politikaları sürdürdü. MS 226 yılında Sasani İmparatorluğu bölgeyi bünyesine kattı; geçmişin kazanımlarını devraldı ve çoğu durumda bunları geliştirerek başkalarıyla paylaştı. Günümüzde yazı, zaman, tekerlek ve matematik gibi bu yenilikler günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve kökenleri nadiren düşünülür; ancak çok uzun zaman önce, bunların hiçbiri mevcut değildi ve hepsi antik Mezopotamya halkı tarafından icat edilmiştir.
