Orta Çağda Din

Joshua J. Mark
tarafından yazıldı, Nizamettin Karaben tarafından çevrildi
tarihinde yayınlandı
Translations
Sesli Versiyon Yazdır PDF

Orta Çağda Din, Katolik Kilisenin egemenliği altında olsa da, Ortodoks Hıristiyanlık dini inancından çok daha fazla çeşitlilik arz ediyordu. Erken Orta Çağ döneminde (yaklaşık 476-1000), uzun süreden beri yerleşik pagan inanç ve ibadet uygulamaları yeni dini inanç Hıristiyanlık ve ibadet uygulamalarıyla iç içe geçmişti. Ancak, Ortodoks mezhebi otorite şahsiyetleri, kendilerini Hıristiyan olarak tanımlayan birçok kişiyi oldukları gibi kabul edemezlerdi.

Orta Çağ Kilisesi, falcılık, su arama, tehlikeyi veya kötü talihi uzak tutmak üzere tılsım kullanma, muska takma veya büyü yapma, ekin ekerken veya kumaş dokurken edinilen dualar ve diğer birçok günlük uygulamalara kınama getirmiş ve hatta bastırmaya da çalışmıştı. Kilise’nin sapkın olarak kabul ettiği mezhepler, Orta Çağ boyunca, insanlara halkın mevcut inanç ve ibadet uygulamalarıyla daha uyumlu ama Kilise’ye alternatif bir inaç yolu sunmuşlardı.

Blue Virgin Window, Chartres Cathedral
Mavi Bakire Penceresi, Chartres Katedrali Walwyn (CC BY-NC-SA)

Yahudi bilgin ve tüccarlar, Orta Çağ Avrupası dini yapısının oluşmasına katkıda bulunurlarken, kırsal kesimde yaşayıp yeni dini inanca ilgi duymayan toplum kesimleri de bu olguya katkıda bulunmakta önemli rol oynamışlardı. Hıristiyan ve Müslümanlar, özellikle Birinci Haçlı Seferinden sonra, karşılıklı olarak fayda sağlayacak şekilde etkileşimde bulumuşlardı. Kurum olarak Kilise, Orta Çağda zaman ilerledikçe, insanların düşünce ve ibadet uygulamaları üzerinde daha fazla kontrol sağlamış ve bireylerin yaşam tarzı üzerine her yönde etki etmeye başlamıştı. Ancak Kilisenin kurum olarak yozlaşması ve 1347-1352 yılları arası dönemde etkili olan Kara Veba salgınına karşı anlamlı ve etkili bir önlem yolunu bulamaması, 16.yüzyılda yaşanan Protestan Reformu ile Kilise bünyesinde parçalanma yaşanmıştı.

Erken Orta Çağ ve Pagan Hıristiyanlığı

Hıristiyanlık dini inancı, Avrupa’da halkın kalbini ve zihnini hemen kazanamamıştı. Hıristiyanlaşme süreci yavaş seyrederek ilerlemiş ve Orta Çağ sonlarına doğru bile birçok insan, Hıristiyan ayin ve ibadet ritüellerini yerine getitrirken bile “halk büyüsü” denilen uygulamaları yapmaya ve atalar inancına bağlı kalmaya devam etmişti. Hırıstiyanlık öncesi halkın - günümüzde yaygın olarak paganlar diye anılanlar - aslında kendileri için böylesi bir etiket tanımlaması bulunmuyordu. Pagan terimi; Fransızca’dan gelen, şehir merkezlerindeki insanların Ortodoks Hıristiyan dini inancını az ya da çok benimsemesinden çok daha sonra bile, kırsal kesim insanları arasında geçerli eski inanç ve ibadet uygulamaları yerine getirip sıkıca koruyan köy insanı/köylü anlamına gelen bir Hıristiyanlık terimidir.

PERİLERE, CİNLERE VE HAYALET VARLIKLARINA OLAN İNANÇ, O KADAR DERİNDEN YERLEŞİK HALLE GELMİŞTİ Kİ, KİLİSE RAHİPLERİ YATIŞTIRMA UYGULAMALARINA DEVAM EDİLMESİNE İZİN VERİYORLARDI.

Avrupalıların, Erken Orta Çağda, Hıristiyan doktrini temellerini, özellikle de Cehennemin varlığı, Dünya ve Ahirette farklı yaşam paradigmasının olduğunu kabul ettiklerine dair bolca kanıt olmasına rağmen, bu doktrin, toplumsal bilinç yapısına o kadar derinden yerleşik hale gelmişti ki, kolayca bir kenara bırakılamazdı. Özellikle Britanya, İskoçya ve İrlanda’da “küçük halk kesimi” arasında, cinlere, perilere, toprak ve su ruhuna olan inanç, dünyanın nasıl işlediğine dair bir sağduyu olarak kabul ediliyordu. Bir insanın, kendi su kuyusunu zehirlememe konusunda olduğu gibi, bir su perisini gücendirmemek için de özel bir çaba gösteriyordu.

Cinlere, perilere ve hayalet varlıklarına (bir zamanlar yaşamış olanların ruhları) olan inanç o kadar derinden yerleşik hale gelmişti ki, Kilise kurumu bu türden varlıkların şeytani olduğunu ve onların şaka konusu bile yapılmaması gerektiğini açıkça belirtmesine rağmen, Kilise rahipleri ise cemaat üyelerinin bu türden ritüellere devam etme iznini vermek durumunda kalmışlardı. Belirli büyü uygulaması ve duaları içeren ritüller, bilirli türden sebzelerin yenmesi veya sergilenmesi, belirli eylemlerin gerçekleştirilmesi veya belirli tılsımların takılması – uzun bir geçmişe sahip bütün pagan uygulamaları – Kiliseye gitme, azizlere saygı gösterme, Hıristiyan duasını yapma, itiraf ve tövbe eylemleriyle birlikte uygulanmaya devam ediliyordu.

Kurum olarak Kilisenin temel kaygılarından biri; doğru bulduğu inancı yansıtan doğru uygulamayı yapmak şeklinde olmuştu ve yetkililer Avrupa halklarına bu anlayışı vermek üzere sürekli çaba gösteriyorlardı. Ancak şöyle bir sorun vardı; Kilisenin uygun gördüğü ibadet ayinleri, halk düzeyinde bir halk inancı şeklinde yankı bulmuyordu. Rahibin ayini yaparken, ekmek ile şarabı Mesih’in bedeni ve kanına dönüştürme ritüelini yerine getirirken üzerinde durduğu Kilise veya Katedral sunağı, izleyicilerden oluşan cemaatten uzak kalıyordu. Rahip, sırtı dönük bir şekilde Kilise cemaatine Latince hitap ediyordu ve ön tarafta olup bitenlerin, rahibi dinleyen insanlarla pek bir ilgisi bulunmuyordu.

Buna bağlı olarak, vaftiz havuzu da, Kilise yaşam tarzı odak noktası haline gelmişti; çünkü kişi daha hayatının ilk başından itibaren (bebek vaftiziyle), onay törenlerinde, düğün ve cenaze törenlerinde – bu etkinliklerin hepsinde kullanılmasa bile – ve en önemlisi de, kişinin suçlu veya suçsuz olduğuna karar verilen Çile (veya Suyla Çile) olarak bilinen bir ritüel uygulamasına tabii tutulurdu.

Baptism of Clovis I
Clovis I’in Vaftizi Pethrus (Public Domain)

Vaftiz havuzu genellikle büyük ve derin olurdu ve bir suçla itham edilen kişi bağlanıp içine atılırdı. Suçlanan kişi suyun yüzeyine çıkması halinde suçlu sayılırdı; suya batması halinde ise masum sayılırdı. Ne yazık ki masum kişiler genellikle boğuldukları için ancak ölümden sonra aklanmış olmanın tadını çıkarmak zorunda kalıyorlardı. Kişinin Çile yöntemiyle sınanma ritüeli, toplulukta işlenen ciddi suçların cezalandırma iradesini yerine getrilmesinin yanı sıra, Hıristiyanlık öncesi ritüellerin devam ettirilmesini de içeren sapkınlık suçlamaları için de kullanılıyordu.

Yüksek Orta Çağ ve Meryem Ana Kültü

Din adamlarının bu uygulamaları sürdürme eğilimi, geçen zamanla birlikte, tehditler veya sıkça tekrarlanan boğulma durumlarından dolayı azalmaya başlamıştı. Tıpkı günümüzde bir kişinin kendi eylemlerini haklı çıkarma çabası sırasında başkalarını aynı tür davranışlar için kınamasında olduğu gibi, Orta Çağ köylüsünün de Kilise eliyle bir suçtan dolayı uygulanan Çile sınaması sırasında boğulan bir komşusunun bu kaderi hak ettiğini kabul etmiş gibi görünüyordu. Bu ritüel uygulamasına karşı kamuoyunda herhangi bir tepki kaydı yoktu ve aslında bir işkence sırasında uygulanabilen bu ritüel – idam gibi – adeta bir tür halk eğlencesi oluyordu.

Orta Çağ köylülerinin uygulanan herhangi bir şey hakkında ne düşündükleri bilinmiyor, çünkü okuma-yazma bilmiyorlardı, inançları veya davranışları hakkında kaydedilen her bir şey, din adamları ve rahipler eliyle tutulan Kilise veya kasaba kayıtlarından geliyordu. Köylülerin sesizliği, özellikle Kilisenin kadınlara bakış açısı konusunda dikkat çekici özellikteydi. Kadınlar tarlalarda erkeklerle birlikte çalışıyor, kendi işlerine sahip olabiliyor, loncalara, manastır tarikatlarına katılabiliyor ve birçok durumda bir erkekle aynı işi görebiliyorlardı, ancak yine de toplumda erkeklerden daha aşağı düzeyde kabul ediliyorlardı. Bilim insanı Eileen Power’ın gözlemlediği gibi, bir kasabanın köylüleri “Pazar günleri Kiliseye gider ve vaizlerin onlara bir nefeste kadının aslında Cehennemin kapısı, Meryem Ananın ise Cennetin Kraliçesi olduğu (11) şeklinde Kilise kurumunun kurguladığı ve aristokrasi sınıfının da desteklediği bu görüşü dinlerlerdi. Bu görüş, Orta Çağ Zirvesi/Yüksek Orta Çağ döneminde (1000-1300) değişime uğramış ancak kaydedilen sosyal gelişme henüz kalıcı hale gelmemişti.

Meryem Ana Kültü, Orta Çağ Zirvesi dönemine özgü bir şey değildi; - Meryem Ana kültü, 1.yüzyıldan itibaren Filistin ve Mısır’da zaten popüler haldeydi - ancak bu dönemde daha da gelişme kaydetmişti. Papa I. Gregory (540-604), kişi olarak Mecdelli/Magdelanalı Meryem’i günahlarından bağışlanmış fahişe, İsa’nın annesi Meryem’i ise yüceltilmiş Bakire olarak nitelendirerek Hıristiyanlıkta kadınlığın iki kutbunu oluşturmuştu. Din bilginleri, Papa Gregory’nin Megdelanalı Meryem’i (Mary Magdelane) bu şekilde tanımlamasını ve onu zina yapmış kadınla (Yuhanna 8:1-11) özdeşleştirme nedenlerini hala da tartışmaya devam ediyorlar ancak Papa Gregory’nin bu iddiasını destekleyecek hiçbir İncil dayanağı bulamıyorlar.

Saint Mary Magdalene
Azize Meryem Magdelana Jan van der Crabben (CC BY-NC-SA)

Magdelanalı Meryem; ilk günahı işleyip Cenneten atılan ilk kadın Havva ve İnsanın Düşüş olayıyla bağlantılı olarak, erkeklerin kaçınmaya teşvik edildiği cinsel baştan çıkarıcı oluyordu; oysa Bakire Meryem kişiliği ise, erkekleri başta çıkarmanın ötesinde, dürüst ve ulaşılaması zor asil bir kadın figürü oluyordu. Gerçek insan kadınlar, bir zaman Mary Magdelana, bir zama da Bakire Meryem (Virgin Mary) olabiliyorlardı; ister biri, ister diğeri olsun, kadınlardan uzak kalmak en iyisi oluyordu. Ancak Meryem Ana Kültüyle, diğer yandan, en azından kadınlara daha fazla saygı duyulması da teşvik ediliyordu.

Meryem Ana Kültü, aynı zamanda, en hızlı bir şekilde gelişme kaydederken (ya da belki de bu yüzden), Güney Fransa’da bugün Saray Aşkı olarak bilinen romantik bir şiir türü ve bu türe eşlik eden bir ideal kadın kavramı da ortaya çıkarmıştı. Saray Aşkı romantizmi, kadınların sadece saygıya layık değil, aynı zamanda tapınmaya, bağlılığa ve hizmet edilmeye de layık olduklarını savunuyor. Bu şiir türü ve ilham olduğu davranışlar, Kraliçe Aquitaine Eleanor (yaklaşık 1122-1204), kızı Marie de Champagne (1145-1198) ve ilgili yazarlar Chretien de Troyes (yaklaşık 1130-1190), Mari de France (yaklaşık 1160-1215) ve Andreas Capellanus (12.yüzyıl) çalışmaları ile yakından bağlantılıdır. Bu yazarlar, onlara ilhem veren ve onları destekleyen kadınlar, Orta Çağ’da eşi benzeri görülmemiş, yüce bir kadınlık vizyonu yaratmışlardı.

Bu sosyal değişim, Güney Fransa’nın aynı bölgesinde Katolilk Kilisesi cemaati arasından taraftar kazanan, Katharlar olarak bilinen ve Kilisenin tarafından sapkın olarak sunulan bir dini mezhebin popülaritesinin arttığı dönemle aynı zamana denk gelmektedir. Katharlar, soylu şövalye ruhlu erkeklerin Saray Aşkı şiirleri konusu bir kadına kendilerini adadıkları gibi, koruyacaklarına ve hizmet edeceklerine dair yemim ettikleri İlahi bir dişil ilke Sophia’ya tapıyorlarlardı. Bu nedenle, bazı akademisyenler (özellikle Denis de Rougemont) Saray Aşkı şiir türünü, Kilise kurumu tarafından sürekli tehdit edilip zulum gören Katharların öğretilerini yaymaya çalıştıkları bir tür ahlak kuralı halinde olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu teori defalarca sorgulanmış ama asla çörütülelemiştir.

Kurum olarak Kilise, Albgiens Haçlı Seferi (1209-1229) sırasında Katharların sonu getirmiş ve son darbeyi 1244 yılında Montsegurdeki Kathar Kalesinde indirmişti. Kilisenin Haçlı şövalyeleri, Katharlar kalesini ele geçirmelerinin ardından Katharları teslim almaış ve 200 din adamını sapkın olarak diri diri yakmışlardı. Dominiken tarikatı yönetiminin yürütmüş olduğu Engizisyon marifetiyle benzeri mezheplerin kökü kazınarak ortadan kaldırılmış ve ölüme mahkûm edilmişlerdir.

İslam ve Yahudilik Etkileri

Katharlar tarikatı, Kiliseden zulum gören tek topluluk değildi, Avrupa’daki Yahudi nüfusu da yüzyıllardan beri bu zulmü zaten yaşıyordu. Yahudiler ile Hıristiyanlar arasındaki sosyal ilişki, genel orak dostane bir şekilde seyrediyordu ve bazı Hıristiyanların Yahudiliğe, bazı Yahudilerin de Hıristiyanlığa geçmeye çalıştığını gösteren mektuplar, kayıtlar ve kişisel günlükler vardır. Bilim insanı reformcu Haham Joshua Trachtenberg, “onuncu ve on birinci yüzyıllarda Yahudi kişilerin, Yahudi bayramlarında, Yahudi olmayan dostlarından hediye aldıklarını, Yahudilerin bir yolculuğa çıkmaları halinde, yoluculuğa çıkmadan önce evlerinin anahtarını Hıristiyan komşularına bıraktıklarını duyuyoruz” şeklinde bir açıklam getşirmiştir (160). İki dini inancın mensupları arasındaki ilişki, aslında Haçlı Seferleri (1096-1099) sonrasına kadar az çok samimiyet içinde geçiyordu.

YAHUDİ VE İSLAM SKOLASTİZMİ, MANASTIRLAR DIŞINDAKİ HERHANGİ BİR HIRİSTİYAN ÇABASINDAN DAHA ÖNEMLİ ÖLÇÜDE AVRUPA KÜLTÜRÜNE KATKIDA BULUNMUŞTUR.

Yahudilerin silah taşıması yasaklanmıştı ve bu nedenle Haçlı Seferlerine katılmamışlardı. Bu durum, kocaları ve oğulları seferlere katılmak üzere feodal beyler tarafından Kutsal Topraklara götürülen Hıristiyan kadın komşularını kızdırmış gibi görünüyor. Tarlada çalışacak iş gücü eksikliğinden kaynaklanan ekonomik zorluklar, iki taraf arasındaki ilşkiyi daha da zedelemişti, çünkü birçok Yahudi zaten tüccardı ve ticari işlemlerine devam edebiliyorlardı, oysa Hıristiyan köylüler toprağa bağlıydılar, ekin ekmek, bakımını yapmak ve hasat kaldırmak üzere mücadele ediyorlardı.

Birinci Haçl Seferi, İspanya dışında, Avrupa’da sadece tüccar olarak görünen Müslümanlar üzerine tam tersi yönde bir etki yaratmıştı. Haçlı Seferi, Kutsal Topraklara seyahat imkânı yolunu açmış ve birçok bilim insanı, Müslüman meslektaşlarıyla birlikte eğitim almak üzere bu fırsattan yararlanmıştı. İslam âlimi ve bilim insanı eserleri, Aristoteles gibi en büyük klasik düşünür ve yazarların eserlerinin çevirisi yapılmasıyla birlikte Avrupa’ya ulaşmıştı; bu eserler, Müslüman kâtipler sayesinde kaybolmadan varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Aslında, Yahudi ve İslam skolastizmi (veya skolastik düşünce), manastırlar dışında gösterilen herhangi bir Hristiyan çabasından çok daha önemli ölçüde Avrupa kültürüne katkıda bulunmuştu.

Kurum olarak Kilisenin, kendi görüşünün mıtlak doğruluğu üzerine ısrar etmesi ve başkalarının görüşünü kınaması, Hıristiyan dostlarına kadar uzanıyordu. Batı Katolik Kilisesi, gerçek inancın kimde olduğu konusunda, Doğu Ortodoks Kilisesi ile anlaşmazlığa düşmüş ve Doğu Ortodoks Kilisesi nihayet 1054 yılında, Büyük Bölünme olarak tanımlanan olayla, Batıdaki Kilise kurumuyla bütün bağlarını koparmıştı. Bu bölünme, (Batı Katolik) Kilisenin Aziz Petrus tarafından kurulduğu, Hiristiyan dini inancının tek meşru ifadesi olduğu ve bu nedenle Doğu Ortodoks Kilisesinin ayrı olarak izlediği politika ve elinde bulundurduğu toprakları kontrol etme hakkına sahip olması gerektiği iddiasından kaynaklanıyordu.

Geç Orta Çağ ve Reformasyon

Kilise kurumu, Orta Çağda (1300-1500), yeni ortaya çıkan bütün dini mezhepleri baskı altına almış, aykırı (heterodox) gördüğü inanç veya uygulamaları cezalandırmak için rahipleri teşvik etmiş ve eleştiri yapan herhangi birini veya reformcuyu Tanrı lütfu dışında bir “sapkın” olarak tanımlamıştır. Köylüler, nominal olarak Ortodoks Katolik olsalarda, halk kesimi uygulamalarını gözlemlemeye devam etmişlerdir. Orta Çağ Tarihçisi yazar Patrick J. Geary’nin belirtiği gibi, “Bireylerin Hıristiyan inancına dair edindikleri bilgiyi resmi olarak onaylamış uygulamalarla örtüşecek şekilde kullandıkları anlamına gelmiyordu” (202). Orta Çağ köylülerine, anlamadıkları bir dil olan Latince’de Babamız Duası ve Meryem Ana Duası diye öğretildiği için, öğrendikleri duaları kötü şansı uzaklaştırmak veya kendilerine şans getirmek için büyü ritüeli gibi okuyorlardı, Kilisenin anladığı şekliyle kelimelerin anlam önemine pek dikkat etmiyorlardı. Latince olarak yapılan ayin ritüeli de köylüler için aynı derecede gizemli olarak kalıyordu.

Madonna of Mercy, Orvieto
Merhamet Meryem Ana İkonu, Orvieto Web Gallery of Art (Public Domain)

Sonuç olarak, Orta Çağ köylüsü, eski pagan inançlarının Hıristiyanlık inancıyla harmanlanmasından ve bunun sonucunda ortaya çıkan heterodoks inancıyla kendisini çok daha rahat hissetmişti. Kurum olarak Kilise, rahiplerine, sapkın gördüğü ortaya çıkan yeni uygulamaları ciddiye almaları ve cezalandırmaları emrini vermiş, ancak din adamları, kendilerinden istenilen faaliyetin büyük ölçüde bir çaba gerektirdiği nedeniyle isteksiz kalmışlardı. Dahası, halk kesimi, din adamlarının çoğunu, özellikle Kilise rahiplerini, ikiyüzlü olarak görmüş ve bu durum bir süreden beri böyle devam ede gelmişti. Sapkın görülen mezheplerin halka arasından taraftar toplamasının nedenlerinden biri, kendi inançlarını yaşayan din adamlarının yaratıkları saygıdan kaynaklanıyordu. Buna karşılık, Tarihçi yazar Geary’nin belirtiği gibi, Katolik din adamlarının, kınadıkları Yedi Ölümcül Günah’ın işlenmesinde tam da somut örneği oluşturuyor olmalarıydı.

Din adamlarının cehaleti, cinsel ahlaksızlığı, rüşvetçiliği ve yolsuzluğu, sık sık devamsızlıklarıyla birleşince, halk arasında uzun süreden beri var olan büyük şikâyetlere neden oluyordu. Din karşıtlığı Orta Çağ toplumuna özgü, içkin bir durumdu ancak hiçbir şekilde dini bağlılığın azalmasına yol açmıyordu. (199)

Kilise cemaati üyelerinden birisi, bir rahibi sevmese bile, o rahibin temsil ettiği dini inanca saygı duyardı. Sonuç itibariyle, bir rahibin, bir köylünün hayatıyla pek bir ilgisi bulunmuyordu, oysa Azizler yapılan dualara cevap verebilir, kişiyi zararından koruyabilir ve iyi amellerinden dolayı ödüllendirebilirdi. Canterbury veya Santiago Compostela gibi Aziz şahsiyetlerin kutsal mekânlarına yapılan hac yolculuklarının, Aziz kişiyi memnun edeceğine ve Aziz kişinin de hacıya lütufta bulunacağına ve hiçbir rahibin yapamayacağı şekilde günahlarını affedebileceğine inanılırdı.

Kilisenin rahiplik ilkesi üzerine ısrar etmesi nedeniyle din adamları olmadan yaşamak adeta mümkün olamıyordu. Bu ilke ile sıradan kişilerin Tanrı ile iletişim kurmak veya kutsal yazıları anlamak için bir rahibin aracılığına ihtiyaç duyma politikası zorunlu kılınıyordu ve bundan dolayı da rahipler bireylerin yaşamı üzerinde önemli ve etkili bir güce sahip oluyorlardı. Bu durum özellikle, kişi ruhunun, yaşamı süresinde bir rahip tarafından affedilme sağlanmamış günahlar için azap çekeceği Ahiret hali olan Araf konusunda geçerliydi. Endüljans olarak bilinen Kilise belgeleri, genellikle yüksek ücret karşılığında, kişinin kendi ruhu veya sevdiği biri ruhunun günahlarında arınma dönemi olan Araf ateşinde geçireceği süreyi kısaltacağı inancıyla insanlara satılıyordu.

The Devil Selling Indulgences
Şeytan Endüljansları Satarken Packare (Public Domain)

Köylüleri, Ortodoks inanç vecibelerini dayatma marifetiyle hizaya getirmek üzere sürdürülen sonu gelmeyen politika; daha önce Kilise tarafından kınanan astroloji, rüya yorumlama (oneiroloji), demonoloji (iblisbilim) ve tılsım kullanma gibi uygulamaların önemli bir gelir kaynağı olarak görülmesiyle birlikte en sonunda hafifletilme yoluna gidilmişti. Kutsal olarak kabul edilerek, azizlerin ayakparmağından bir kalıntı veya gerçek Haçtan bir kıymık satışı yaygın bir uygulamaydı. Bir rahip, belirli bir ücret karşılığında kişinin rüyalarını yorumlayabilir, yıldızlarının haritasını çıkarabilir, oğlu veya kızının iyi bir evlilik yapmasını engelleyen şeytanı teşhis edip önleyebilirdi.

Orta Çağ konusunda araştırma yapan bilim insanları, uzun yıllar boyunca, Orta Çağda iki farklı Hıristiyanlık anlayışının var olduğunu savuna gelmişlerdir: Rahipler sınıfının egemen olduğu, şehir sakinleri, yazılı metinlerin etkin olduğu seçkin bir kültür ve pagan inanç ve uygulamalarıyla yoğrulmuş kırsal kesimde yaşam sürdüren halkın sözlü geleneğine dayanan popüler bir kültür. Günümüzde, pagan inanç ve ibadet ritüellerinin, hem şehirlerde ve hem de kırsalda Hıristiyanlığı daha başından beri etkilediği kabul edilmektedir. Kurum olarak Kilise, giderek daha fazla güç kazanmasıyla birlikte, insanların belirlediği kurallara uymaları konusunda daha da katı bir şekilde ısrarcı olmuştu; ancak aynı temele dayalı bir inanç tarzı empoze etme politikası – Kilise babalarının, inanç yapısıyla alışkanlık kazanmış insanlara yeni bir inanç şeklini dayatmaya çalışması – Orta Çağ boyunca az çok aynı kalmıştır.

Sonuç

Orta Çağ sona ererken, Kilisenin Ortodoks dini inancı en alt sosyal sınıf kesimlerine kadar nüfuz etmişti, ancak bu sosyal durum hiç kimseye herhangi bir fayda sağlamamıştı. 12.yüzyılın gelişen ilerici hareketine ve kadınlara verilen yeni toplumsal değere karşı tepki; Premonstratensiyenler (Fransa kuzeyinde, Prémontré’de kurulmuş bir Roma Katolik tarikatı) gibi manastır tarikatlarının kadınlara yasaklama getirmeleri, daha önce kadın üyeleri olan esnaf loncalarının kendilerini sadece erkeklere özel kulüp olarak ilan etmeleri ve kadınların bir işletme yönetme yeteneğine kısıtlama getirilmesi şeklinde kendisini göstermişti.

Süregelen Haçlı Seferleri, Müslümanları, Hıristiyanlığın baş düşmanları olarak karalarken, Yahudiler de tefecilik (faiz alma) yapmakla suçlanmış – oysa Kilise, izlediğ resmi politikasıyla, Yahudilerin bu finansal rolüne aşağı yıkarı bir tanımlama getirmişti – topluluklar bünyesinden çıkarılmış ve bütün ülkeden sürülmüşlerdi. Pagan dini uygulamaları artık ya ortadan kaldırılmış ya da paganlar Hıristiyanlaştırılmıştı ve kurum olarak Kilise, insanların günlük yaşam seyri üzerinde önemli bir etki yapma güce sahip olmuştu.

Ancak, eleştiri getirenlerin ve reformcuların yüzyıllardan beri vaaz ettikleri Orta Çağ Kilisesinin yozlaşması en sonunda tahammül edilemez hale gelmiş, Kilise kurumuna ve vizyonuna duyulan genel güvensizlik, 1347 -1352 arası dönemde Kara Veba/Ölüüm salgınının getirdiği yaygın manevi krize yol açmasıyla daha da artmıştı. Protestan Reformu, Kilisenin kendi eksikliklerine dikkat etmesini sağlamaya yönelik basit bir girişim olarak başlamış, ancak Almanya’da mevcut siyasi iklim ve rahip-keşiş Martin Luther’in (1483-1546) kişisel gücü, uzun zamandan beri yekpare bir Kilise kurumundan bıkmış insanların isyanına yol açmıştı.

Reformcu rahip/teolog yazar Martin Luther’in Reform Hareketini başlatmasının ardından, diğer rahipler/din adamları da onu örnek alarak harekete geçmişlerdi. Avrupa’da Hıristiyanlık daha sonra, Orta Çağ Kilisesinin ifade ettiği gibi hoşgörülü veya saf olmaktan daha ziyade, daha sıklıkla Protestan formunda kendisini gösterme eğiliminde olmuş; ancak zamanla diğer inançlarla bir arada var olmanın ve bireysel dini deneyim özgürlüğünü artırmanın bir yolunu da bulmaya çalışmıştı.

Sorular & Cevaplar

Orta Çağ da, Avrupada baskın din hangisiydi?

Orta Çağda, Avrupa’da baskın din, Roma Katolik Kilisesi öğretileriyle temsil edilen Hırıstiyanlık olmuştu.

Orta Çağ Kilisesi neden bu kadar güçlüydü?

Orta Çağda, Kilise’nin manevi gücü;, Cennet, Cehennem ve Araf kavramlarından oluşan bir Ahiret inancından kaynaklanıyordu. Kilise öğretilerini takip etmek, Cennette girme yolunu açıyordu. Kurum olarak Kilise, maddi olarak toprak mülkiyeti ve zenginlik üreten diğer kaynaklar aracılığıyla da güçlüydü.

Orta Çağda, Avrupa’da herkes Hırıstiyanlığa inanıyor muydu?

Orta Çağda, Avrupa’da dini inanç, Hıristiyan ve pagan inanç ve uygulamalarının bir karışımı halindeydi. Hıristiyanlar, Kilise resmi doktrininin kınama getirdiği kehanet, astroloji ve diğer mistik uygulamalarına hala da başvuruyorlardı. Yahudiler ve Müslümanlar da nüfusun önemli bir bölümünü oluşturuyorlardı.

Orta Çağ Kilisesi ne zaman gücünü kaybetmişti?

Orta Çağ Kilisesi, 1517 yılında, Protestan Reform Hareketinin başlamasıyla birlikte gücünü kaybetmişti.

Çevirmen Hakkında

Nizamettin Karaben
Tarih; Dinler Tarihi/Teopolitik; Siyasi Tarih; Sosyal Antropoloji; Mitoloji; Dilbilimi; Ekonomi Politik; Edebiyat konuları ilgi alanlarım.

Yazar Hakkında

Joshua J. Mark
Joshua J. Mark, Dünya Tarihi Ansiklopedisi'nin kurucu ortağı ve içerik direktörüdür. Daha önce New York'taki Marist College’de tarih, felsefe, edebiyat ve yazı dersleri vermiştir. Ayrıca pek çok yere seyahat etmiş, Yunanistan ve Almanya’da yaşamıştır.

Bu Çalışmayı Alıntıla

APA Style

Mark, J. J. (2026, Mart 26). Orta Çağda Din. (N. Karaben, Çevirmen). World History Encyclopedia. https://www.worldhistory.org/trans/tr/2-1411/orta-cagda-din/

Chicago Formatı

Mark, Joshua J.. "Orta Çağda Din." tarafından çevrildi Nizamettin Karaben. World History Encyclopedia, Mart 26, 2026. https://www.worldhistory.org/trans/tr/2-1411/orta-cagda-din/.

MLA Formatı

Mark, Joshua J.. "Orta Çağda Din." tarafından çevrildi Nizamettin Karaben. World History Encyclopedia, 26 Mar 2026, https://www.worldhistory.org/trans/tr/2-1411/orta-cagda-din/.

Reklamları Kaldır