Mithridates VI (MÖ 120-63, Mithridates, Mithridates Eupator Dionysius, Büyük Mithridate) Pontus Kralıydı (günümüzde Kuzeydoğu Türkiye). Halkı onu Roma baskısından kurtarıcı olarak, Roma ise onu Kartacalı General Hannibal Barca’dan (MÖ 247-183) beri en korkunç ve nefret edilen düşman olarak görüyordu. General Hannibal gibi Kral Mithridates de durdurulamaz bir güç olduğunu kanıtlamıştı; Roma ordularını yenmiş, komşu yönetimleri yönlendirmiş ve hatta bölgeyi Roma kontrolünden kurtarma hedefini daha da ileriye taşımak üzere Küçük Asya genelinde Romalılar ve İtalyanlara karşı toplu bir katliam da yapmıştı.
Kral Mithridates VI, saltanatının ilk başlarında kendisini Roma düşmanı ilan etmiş ve MÖ 89-63 yılları arası dönemde Romalılarla üç ayrı savaşa girmişti: Mithridates Savaşları. Esaretten kurtulmuş, bağışıklık kazanmak amacıyal küçük dozlarda zehir alarak bünyesini zehire karşı bağışık hale getirmiş ve kendisine karşı ayaklanan oğlu Farnakes’in ihaneti sonucu Büyük Pompey karşısında yenilgi yaşayıncaya kadar (yaklaşık MÖ 70-48) Roma’ya karşı defalarca savaş kazanmıştı. Pontus Kralı Mithridates, Roma zaferi karşında yenilgi yaşamış ve aşağılanmayla karşı karşıya kalınca intihar etmişti.
Hikâyesi neredeyse tamamen, kendisine ve davasına doğal olarak düşman olan Plutarch (yaklaşık MS 50 -120) ve Appianus (yaklaşık MS 95-165) gibi Romalı tarihçi yazarların bakış açısıyla anlatılır. Ama yine de, Kral Mithridates’in azmine ve kararlığına duydukları hayranlığın odak noktası, Mithridates kendisi değil de, daha ziyade ona karşı savaşan Romalıların savaş anlatılarında açıkça görülür. Hem kendi krallığı ve hem de komşu bölge yönetimleri halkları için Roma İmparatorluğunun bölge üzerinde egemenlik adaletsizliği olarak gördüğü uygulamalara boyun eğmeyi redden ve başkalarını da aynısını yapmaya teşvik eden büyük bir kurtarıcı ve özgürlük savunucusuydu.
Erken Dönem Yaşamı ve İktidara Yükselişi
Kral Mithridates VI, MÖ 123 yılı dolayında Pontus Krallığı taprağı olan Sinop şehrinde doğmuştur. Kraliçe VI. Laodice (MÖ 115 yılı dolayında ölmüştür) ve Kral V. Mithridates’in (MÖ 150-120) oğludur. Bir Pers Prensi olarak sarayda yetiştirilmiş, yabancı dil, askeri beceri ve sanat konusunda eğitim almış gibi görünüyor. Daha sonra, geçmişin büyük kralları ve fetihleri soyundan geldiğini ve de tarih konusunda bilgili olduğunu iddia edecekti. Stanford Üniversitesinden akademisyen tarihçi Dr. Adrienne Mayor, adının anlamı ve aile soyu hakkında aşağıya çıkarılan bilgiyi yazar:
Mithridates (Mith-ra-DAY-tees); eski İran’da Güneş tanrısı “Mithra tarafından gönderilen” anlamına gelen Farsça bir isimdir. Antik Çağda iki farklı yazılış şekli vardır: Yunanca kitabelerde Mithradates yazılış şekli desteklenirken, Romalılar ise Mithridates yazılış şeklini tercih edimiştir. Pers kraliyet ailesi ve Büyük İskender soyundan gelen Mithridates, kendisini Doğu ile Batı arasında köprü kuran Roma egemenliğine karşı Doğu’nun savunucusu olarak görüyordu. Üstün zekâsı ve amansız hırsıyla karmaşık bir lider olan Mithridates, geç dönem Roma Cumhuriyetine karşı cesurca meydan okumuştur. (1)
Ancak akademisyen yazar Philip Matyszak, Mithridates VI’in sunulan soy iddiasına itiraz ederek tarihçi yazar Dr. Andrienne Mayor’un iddiasına karşı çıkar:
Mithridates VI, Pers Kralı Büyük Darius ve hatta Kral Büyük İskender’in soyundan geldiğini iddia etse de, ailesi muhtemelen Küçük Asya kuzey bölgesinde, Kios/Cius kasabasından gelen bir Pers Hanedanı asıllıydı. Mihridates VI, Ktestes (veya kurucu), Kiostaki yerel siyasi sıkıntılardan kaçarak, o dönemde Selevkos İmparatorluğu gevşek ve zayıflayan kontrolü altında siyasi açıdan geri kalmış bir bölge olan Pontus bölgesine yerleşmiş ve kısa bir sürede bölgede bir krallık ve hanedanlık kurmuştu. (81)
Pontus Kralı Mihtridates VI, gerçek soy seceresi ne olursa olsun, kendisini görkemli bir geçmişe doğrudan bağlamak ve saltanatına normalde sahip olabileceğinden daha fazla asalet kazandırmak için Büyük Darius ve Büyük İskender soyundan geldiğini özellikle vurgulamıştır. Bu eski dönem büyük liderlerin soyundan geliyor da olabilir, ancak soy seceresi böyle olsun veya olmasın, kendi otoritesini kurmak üzere onların adlarını iyi kullandığı anlaşılıyor.
Ancak babası Pontus Kralı Mithridates V, MÖ 120 yılı dolayında Amasya sarayında bir suikaste kurban gittiği zaman Mithridates VI henüz on bir (11) yaşında olduğunda bir türden düşünceler onun çok uzağındaydı. Babasının yerine en büyük oğlu sıfatıyla tahta geçmiş, ancak hükümdarlık makamı için daha çok genç olduğu düşünüldüğü için asıl güç annesi VI. Laodice’ye geçmişti. Kraliçe Laodice’nin etrafı kocasını zehirleyen adamlarla çevrili olarak, naip olarak hüküm sürmek ve devlet işlerinde onların tavsiyelerini kabul etmekten başkaca bir seçeneği yoktu.
Görünüşe göre Mithridates VI, bu genç yaşında bile güçlü bir iradeye sahip iken, küçük kerdeşi daha esnek bir kişiliğe sahip idi. Bu nedenle kraliçenin danışmanları ve kraliçenin kendisi, daha kolay kontrol edilebileceği için tahta küçük kardeşinin geçmesini tercih etmiş ve Mithridates VI’nın hayatı konusunda bazı komplolar kurulmuş olduğu anlaşılıyor. Akademisyen yazar Philip Matyszak bu konuda şöyle bir açıklama getirmiştir:
Efsaneye göre, Mithridates VI bu dönemde mümkün olduğunca çok sayıda zehire karşı bağışıklık kazanmayı hedefleyerek homeopatik (az miktarda seyreltilmiş) dozda zehir almaya başlamıştı. Avlanma bağımlılığı numarasını yaparak Amasya kraliyet merkezinden ayrılmış ve gençlik yıllarını ülkenin en vahşi ve en ucra bazı köşelerinde geçirmişti. (82)
Anlatıya göre Mithridates VI, MÖ 116 yılı dolayında başkente döndüğü zaman annesi ve küçük kardeşini tutuklatmış ve sarayı babasının ölüm olayına karışan herkesten temizlemiştir. Bazı rivayetlere göre annesi Laodice ve küçük kardeşi idam edilmiş, bazılarına göre ise hapishanede ölmüşlerdir. Mithridates VI’in Amasya soylularını ve kraliçeyi nasıl devirdiği net olarak bilinmemekle birlikte, yozlaşmış bir sarayın sürgüne zorladığı bir prens olarak adeta çölde geçirdiği süre boyunca halkın desteğini kazanmış olması da muhtemeldir.
Bu bir spekülasyon olsa da, Mithridates VI’in daha sonra halk büyük kesimlerini kendi safına çekmedeki becerisi göz önünde alındığında, böylesi bir yol daha mantıklı olduğu anlaşılır. Romalı yazarlar, yıllarını ıssız bir yerde tek başına geçirdiğini iddia etseler de, yaptığı darbenin temellerini atabilmek üzere başkentteki destekçileriyle temas kurmuş olması da mümkündür. Mithridates VI’in bir gün, yaşamakta olduğu ıssız yerden, çıkıp tek başına darbesini yaptığı iddiası pek de savunulabilinecek bir iddia değildir.
Fetih Savaşları ve Roma ile Savaş
Pontus Kralı Mithridates, iktidarı ele geçirdikten sonra ordusunu seferber etmiş ve Karadeniz yakınlarında bulunan Kolhis bölgesini ele geçirmişti. İskitler zulmünden dolayı kendisinden yardım ve koruma isteyen birçok şehrin teslimiyetini kabul etmiş ve ardından da askerlerini de kendi ordusuna katmıştı. İki generalinin; Diophantus ve Neoptolemos, komuta ettikleri çok daha büyük bir kuvvetle Kuzey’de bulınan İskitlere, ardından Batı’da Sarmatlara saldırı harekâtı düzenlemiş, onları da yenmiş ve askerlerini kendi ordusuna katmıştı. Rakipleri bile onu büyük bir hayranlıkla karşılamış gibi görünüyor. Tarihçi yazar Matyszak bu konuda şöyle yazar:
Fiziksel güce değer veren barbarlar için Mithridates VI, güçlü bir kral idi. Olağanüstü uzun boyluydu ve savaş arabasını çeken on altı atı kontrol edebilecek kadar güçlüydü. Birkaç kez yara almasına rağmen hayatının son dönemlerine kadar gayet sağlıklı bir yaşam sürmüştür. (83)
Kral Mithridates VI, bir dönem boyunca, düşmanlarından korunmak amacıyla homeopatik zehir dozlarına olan ilgisini sürdürmeye devam etmiştir. En sonunda 50’den fazla zehir bileşeni içerdiği söylenen evrensel bir panzehiri geliştirmişti. Amasya’da gücünü pekiştirmiş ve hukuk alanında reform yaparak tebaasına daha iyi bir yaşam sürmesini sağlamış ve aynı zamanda diğer uluslarla ticaret anlaşmaları yenilemiştir.
Krallığının Kuzey ve Batı bölgeleri kontrolünü ele geçirdikten sonra Güneye’e doğru hareket ederek Ermenistan Krallığı ile güçlü diplomatik bağlar kurmuş, kızı Kleopatra’yı Ermenistan Kralı Tigran (Büyük Tigran, MÖ 95-55) ile evlendirmişti. Tigran ve Mithridates, farklı bölgeleri kontrol edecekleri ve birbirlerini planlarına müdahale etmeden her ikisinin de çıkarına olan hedefleri izleyecekleri ayrı ama eşit bir ortaklık üzerine anlaşmışlardı. Kral Mithridates, Roma’ya sadık bir bölge olan Kapadokya’nın kontrolünü ele geçirmeye çalışmış, tahta kukla bir kral geçirmek üzere bir dizi başarısız girişimde bulunmuştu; bütün bu girişimlerinde başarısız olunca, Kapadokya’yı işgal edip kendisi için fetheden Kral Tigran’a başvurmuştu.
Roma imparatorluğu, o dönemde, Kuzuey Afrika’da Juguarta ile savaşını daha yeni bitirmiş, İtalyan müttefikleriyle mücadele ediyor ve Pontus Krallığı ile yeni bir çatışmaya girmek istemiyordu. Yine de, Ermeni Krallığının Kapadokya’yı fethetme harekâtının engelsiz kalmasına izin veremezdi ve eski Kral Ariobarzanes’i tahta döndürmesi için Romalı General Lucius Cornelius Sulla’yı (yaklaşık MÖ 80’ler) göndermişti. Ertesi yıl, yakınlarda bulunan Bitinya Kralı III. Nikomedes ölmüş, Pontıs Kralı Mithridates bu fırsatı değerlendirerek kendi adamlarından birini tahta otturtmuş ve aynı anda Kapadokya’yı işgal edip Ariobarzanes yönetimini devirmişti.
Pontus Krallığı hızla genişleyerek bir imparatorluğa dönüşüyordu ve Roma İmparatorluğu bu gelişmeden hiç memnun değildi. Konsül Manius Aquillius’u Bitinya ve Kapadokya krallıklarını yeniden kurması için göndermişti, Roma ile açık bir savaştan kaçınmak isteyen Kral Mithridates kuvvetlerini geri çekmişti. Ancak, Konsül Aquillius, Roma zaferinden emin olduğu ve Pontus Krallığı zenginliklerine göz diktiği için Kral Mithridates güçleriyle savaşmaya istekliydi. Aynı adı taşıyan babası görev başındayken Küçük Asya halkına büyük vergiler koyan son derece açgözlü bir adam olarak biliniyordu ve oğlu da aynı açgözlülüğü miras almış gibi görünüyor.
Konsül Aquilius, Bitinya yeni kral IV. Nikomedes’i Pontus Krallığına saldırmaya ikna etmiş ve sınır ötesine öncü akın birliklerini göndermişti. Kral Mithridates bu akınları püskürtmüş ve ardından da Bitinya’ya saldırarak Roma ile savaş başlatmıştı. Artık eskiden daha büyük bir orduya komuta eden Kral Mithridates VI, Generali Archelaus’u komuta makamına atamış ve Bitinya’ya saldırmıştı; Aquillius ve Nikomedes IV kısa sürede yenilmişlerdi. Antik dönem kaynakları anlatılarına göre Manius Aquillius daha sonra bir eşeğe bağlanarak bölgede dolaştırılmış, hem kendisinin ve hem de babasının halka karşı işlediği suçları itiraf etmeye zorlanmıştı. Ardından da Kral Mithridates boğazına eritilmiş altın dökerek onu idam etmiştir.
Asya Akşam Duaları
Roma İmparatorluğu, Küçük Asya’nın büyük bir bölümünü uzun zamandan beri zaten kontrol ediyordu, Roma valileri ve yöneticileri yıllardan beri halka ağır vergiler yüklemişlerdi. Roma’ya karşı halk arasında zaten yaygın bir öfke vardı ve Roma’ya duyulan neftretin, közlerini körükleyip yangın başlatacak güçlü bir lidere ve halkın da teşvik edilmeye ihtiyaç vardı. Pontus Kralı Mithridates bunu biliyordu ve bölgeye, belirli bir tarihte, halkı ayaklanmaya sevkederek bölgedeki bütün Romalı ve İtalyan vatandaşları ve yetkililerini öldürme emri vermişti.
MÖ 89 veya 88 yılında, tek bir günde 80.000’den fazla Romalı ve İtalyan katledilmişti. Efendilerini öldüren kölelere özgürlük verilmiş, İtalyan veya Romalı alacaklılarını öldüren borçlu kişilere borçlarının af edileceği sözü verilmişti. Tarihçi Appian ve Plutarch; Adramytum, Caunus, Efes, Bergama ve Tralles şehirlerinde yaşanan vahşet olaylarını kaydetmişlerdi, katliam yaygın bir hal almış, kırsal kasaba ve köylerin yanı sıra birçok başka şehir de bu olaylara dâhil olmuştu.
80.000 can kaybı düşük bir tahmini rakam olarak kabul edilirken, modern tarihçiler bu rakamı çok daha yüksek, muhtemelen 150.000 kişi olarak tahmin ediyorlar. Romalı yazarlar, katliamın teşvik edilmesi asıl nedeninin sadece Roma’ya duyulan kızgınlık değil, aynı zamanda Kral Mithridates’in itaatsizlik olması halinde missilleme yapılmasından duyulan korku olduğunu da iddia ediyorlar. Katliam olayları, Asya Vesperleri (Hıristiayanlıkta Akşam Duaları) olarak anılmaya başlanmış ve Pontus Kralığı ile Roma Cumhuriyeti arasında geçen savaşta geri dönüşü olmayan bir nokta olmuştur.
Mithridates Savaşları
Birinci Mithridates Savaşı (MÖ 89-85), Romalıların İtalyan müttefiklerine karşı mücadelelerini henüz tamamlamamış olmaları ve Küçük Asya’ya tam bir kuvvet gönderememeleri nedeniyle Kral Mithridates için iyi bir başlangıç olmuştu. Ayrıca, Asya “Akşam Dua”ları olaylarından sonra diğer bölgeler de, Roma boyunduruğundan kurtulmak amacıyla Kral Mithridates’ten yardım istemişlerdi. Yunanistan da yardın isteyen ülkelerden biriydi ve Kral Mithridates, Romalıları Atina’dan sürmek üzere Archelaus komutasında büyük bir kuvvet göndererek yardım talebine karşılık vermişti.
Roma, İtalyan devletleriyle olan sorunlarını nihayet hallettikten sonra, MÖ 87 yılında, Romalı General Sulla’yı beş lejyonun başında Kral Mithridates güçlerine karşı savaşmak üzere göndermişti. Kral Mithridates kuvvetleri Delos’taki kutsal mabedi yağmalamış ve paralı askerlerin masraflarını karşılamak üzere hazineyi de alıp götürmüşlerdi. General Sulla da bu yağma olayından ilham alarak Delphi’yi yağmalamıştı. Delphi daha zengin bir ganimet sunduğu için General Sulla’da daha fazla paralı asker kiralayarak Pire’yi ve ardından da Atina’yı ele geçirmişti. General Archelaus’u Kuzey’e gitmeye zorlamış ve ardından da Teselya’da yenmişti. Kral Mithridates de kendi ülkesindeki iç karışıklıklarla boğuşuyordu ve savaşın seyri aleyhine sonuçlanınca, çatışmayı sona erdirmek amacıyla Romalı General Cornelius Sulla ile Dardanos Barışı’nı müzakere etmişti.
Romalı General Sula, Roma’ya dönmüş ve burada kendini diktatör ilan ederek hükümet makamlarına tasfiyelere başlamıştı. Bu tasfiyelerin sonuçlarından biri, Gaius Julius Caesar adlı genç bir rahibin görevinden alınarak orduya alınması olmuştu; böylece günümüze kadar gelen ünlü bir askeri ve siyasi kariyer de başlamış oldu. Bu arada Pontus Kralı Mithridates, ordusunu tahkim edip gücünü pekiştirirken, kendisine saldıracağı konusunda kaygılanan Asya valisi Murena’nın saldısına uğramıştı. Bu çatışma, İkinci Mithridates Savaşı (MÖ 83-82) olarak bilinir. Vali Murena, ordusunun başında Pontus’u işgal etmiş ancak yenilmişti. Mithridates güçlerinin de o sıralarda bir karşı saldırı planı yaptıkları anlaşılıyor, ancak Roma’dan General Sulla’nın geri çekilmesi emri gelmiş ve o da emre ittiat etmişti.
Pontus Kralı Mithridates gelecekte bu kadar itaatkâr olmayacaktı ve Büyük Tigran ile ittifakını güçlendirerek, Kilikyalı korsanlar, Mısır’daki Batlamyus Hanedanı, Trakyalı kabileler ve isyancı köle lideri Spartaküs ile anlaşmalar yapmıştı. Amaç; Roma’yı taciz etmek ve ticaret faaliyetlerine müdahale etmekti, ancak açık bir savaşa girmek olmadığı gibi görünüyor. MÖ 75 veya 74 yılında Bitinya Kralı IV. Nikomedes ölmüş ve vasiyetinde krallık topraklarını Roma’ya bırakmıştı.
Bu durum Pontus Kralı Mithridates için kabul edilemezdi. Kral Mithridates, söz konusu vasiyetin sahte olduğunu iddia edip Roma’ya meydan okuyarak kendi seçtiği kişiyi Bitinya Kralı olarak atamıştı. Romalılar, Kral Mithridates’ten bu tercihinden vazgeçmesini istemiş ve reddilince savaş ilan etmişlerdi. Üçüncü Mithridates Savaşı (73-63), Kral Mithridates için bu savaş, ilk savaş kadar iyi başlamıştı. Romalı General Cotta kolayca yenilmiş, ancak Lucius Licinius Lucullus da (MÖ yaklaşık 89-66) daha zorlu bir rakip olduğunu kanıtlamıştı. Romalı Genral Lucullus, Pontus Krallı Mithridates’i Bitinya’dan sürmüş ve ardından Pontus’u işgal etmişti. General Lucullus’un ardı ardına ele geçirdiği tahkimatlar nedeniyle Mithridates güçleri geri püskürtülmüş, en sonunda Kral Mithridates Pontus’tan Ermenistan’a kaçmak zorunda kalmış ve Büyük Tigran sarayında karşılanmıştı.
Romalı General Lucullus, Pontus Kralı Mithridates’in kendilerine teslim edilmesi gerektiğini Büyük Tigran sarayına bildirmiş ve bir yanıt verilmesi beklenirken, bu arada Roma eski eyaletlerinin yeniden tesisis etmeye başlanmıştı. Roma karşıtı duygularının farkındaydı ve elbette Asya Akşam Duası olaylarını da hatırlamıştı, bu yüzden vergileri düşürerek, şehirleri ve kasabaları yeniden inşa ederek halkı kendi tarafına çekmeye çalışmıştı. Nihayet MÖ 69 yılı dolayında Kral Büyük Tigran’dan Mithridates’i iade etmeyeceğini belirten bir cevap velmişti ve General Lucullus Ermenistan üzerine yürümüş, Kral Tigran başkentini kuşatmış ve sonunda şehri ele geçirmiş, ancak hem Tigran ve hem de Mithridates kaçmışlardı. Genral Lucullus Roma’ya geri çağrılmış, yerine Kral Mitridates’in müttefikleri olan Kilikyalı korsanları yok ederek seferine başlayan diğer bir Romalı General Pompey geçmişti.
İhanet ve Ölüm
Ermenistan Kralı Büyük Tigran, krallık topraklarını geri alabilmesi için Pontus Kralı Mithridates’e bir ordu vermiş ve Roma Generali Pompey korsanlarla uğraşırken, Kral Mithridates ise Pontus Krallığına geri dönmüş, Romalı Komutan Lucullus’un görevli olarak bıraktığı astlarını öldürmüş ve tahtını geri almıştı. Ancak General Pompey oyalanacak birisi değildi ve Part Kralı III. Phraates ile ittifak kurmuştu. Part Kralı Phraates, Romalı General Pompey Pontus Krallığına doğru ilerlerken Ermenistan’ı işgal etmişti. Büyük Tigran, başkentinden sürülen ve Romalı General Pompey ilerledikçe sürekli geri çekilmek zorunda kalan Kral Mithridates’e artık yardım edemezdi.
Pontus Kralı Mithridates, Karadeniz çevresindeki topraklara ulaşıp oğlu Machares’in yardımını almayı umuyordu, ancak vardığı zaman hayal krıklığına uğramıştı. Oğlu Machares, Roma ile ittifak kurmuş ve babasını reddetmişti; bundan dolayı da Mithridates onu öldürmüştü. Diğer oğlu Pharnaces isyan ederek, General Pompey güçleri yaklaşırken babadı Kral Mithridates güçlerine karşı bir orduya komutanlık görevini üstlenmişti. İki küçük kızıyla bir kalede yalnız kalan Kral Mithridates, yakalanıp bir Roma zafer alayında teşhir edilmektense kendi canına kıymayı tercih etmişti. Önce kızlarını zehirledikten sonra kendisini de zehirlemeye çalışmış, ancak başarılı olamamış ve ardından bir köle veya hizmetkârından birisine kendisini öldürmesini istediği rivayet edilir.
Sonraki dönemlerde Romalı yazarlar, zehirle ömür boyu uğraşan bir kralın kendisini etkili bir şekilde zehirleyemediğini belirtirlerken, onun ölümünü alay konusu etmişlerdir. Ancak, Dr.Mayor, Pontus Kralı Mithridates’in, Romalılarca yakalanması halinde kendisini öldürücek kadar zehir taşıdığını, ancak bu dozun en az yarısını kızları için kullandıuğını belirmiştir. (349). Dolayısıyla, geriye kalan zehir dozu, Mithridates bünyesine sahip birisi için yeterli olmamıştır. Kral Mithridates’in daha sonra rakiplerinden kendisini öldürmeleri için yalvarmak zorunda kaldığı anlatısı aslında Roma uydurması bir hikâyedir. Çünkü Romalı General Pompey, Pontus Kralı Mithridates ölümünün büyük bir olay olduğunun farkında olarak, onu doğduğu şehir olan Sinop’ta büyük bir törenle toprağa vermiştir.
Sonuç
Pıntus Kralı Mithridates adı Doğu’da iyi bilinse de, Batı’da Hannibal Barca, Spartacus veya Fransız ilk Ulusal kahramanı Vercingetorix gibi diğer Roma muhaliflerinin ölümünden sonra bir takipçi kitlesi edinememiştir. Bu üç adamın itibarı ve efsanesi konusunda, MS 18.yüzyıldan günümüze kadar olan sürede devam eden bir rönesans yaşanmıştır. Bu üç kahramanın asıl motivasyonu ne olursa olsun, özgürlük savaşçısı ve ulusal şampiyon olarak yeniden tanımlanırken, Kral Mithridates’in adı hala da pek bilinmiyor.
Akademisyen Dr Mayor haklı olarak bu durumun, 19. ve 20. yüzyıllarda, Pontus Kralı Mithridates’i “acımasız, yozlaşmış bir ‘oryantal sultan’, kültür ve medeniyetin ‘Asyalı’ düşmanı” (7) olarak sınıflandıran Roma yanlısı tarihçilerden kaynaklandığını belirtir; ancak aynı zamanda, bu tür bir etki olmasa bile, Kral Mithridates hikâyesinin Hanibal Barca, Spartacus veya Vercingetorix’in benimsendiği gibi Batı kültürleri tarafından benimsenmemiş olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Çünkü Kral Mithridates, bir Asyalı olarak, Batılılarca anlaşılması daha zor bir figürdür. Bahsedilen diğer üç kahramanın aksine, Mithridates, aynı zamanda bir bilim insanı, bir general, bir kültür adamı, bir barbar, bir seri katil ve bir kurtarıcı olan bir kral idi. İnsanların Spartacus ve Vercingetorix’i “özgürlük savaşçısı” olarak yeniden biçimlendirmelerinde olduğu gibi, Mithridates VI’ya kolayca yapışan tek bir etiket yoktur ve Kartacalı General Hannibal’ın Alpleri aşması gibi tek bir imgesi de yoktur. Bir kişi, kendi önyargılarına dayanarak, Pontus Kralı Mithridates’i bir kahraman veya kötü bir adam olarak değerlendirebilir. Ancak, davasını destekleyenler için O, halkın düşmanlarına karşı sonuna kadar savaş veren etkileyici bir kral ve kurtarıcı idi.
