Mary Wollstonecraft (1759-1797), A Vindication of the Rights of Woman adlı eserin yazarı olan bir Aydınlanma Çağı filozofudur ve feminizmin kurucusu olarak kabul edilir. Wollstonecraft, erkekler ve kadınlar için eşit eğitim olanaklarını savunmuş; eğitim başta olmak üzere günlük yaşamın diğer alanlarında da kadının durumunun iyileştirilmesinin toplumun tamamı için önemini vurgulamıştır.
Erken Yaşamı
Mary Wollstonecraft, 27 Nisan 1759’da Londra’da, büyük ölçüde babasının davranışları nedeniyle zor koşullar altında yaşayan çiftçi bir ailede dünyaya geldi. Babası acımasız bir adamdı ve Mary büyük ölçüde kendi kendini yetiştirmişti. Dönemin sosyal gelenekleri nedeniyle yaşam olanaklarının ciddi biçimde sınırlı olması, onun hayatını oldukça zorlaştırdı. Ailesinin maddi durumunu iyileştirmeye kararlı olan Mary, Bath’ta yaşayan varlıklı bir kadına refakatçi olarak ve İrlandalı toprak sahibi Bay Kingsborough’un çocuklarına mürebbiye olarak çalıştı. Daha büyük hedefler peşinde koşan Wollstonecraft, 1784 yılında Newington Green’de (o dönemde Londra’nın dışında) kendi yenilikçi okulunu kurdu ve yönetti; ancak kız kardeşlerinin de dâhil olduğu bu girişim ne yazık ki kalıcı bir başarı elde edemedi.
Başarılı Bir Yazar
Wollstonecraft, kadınların eğitim, iş ve sosyal alanlarda erkeklerle aynı fırsatlara sahip olamamasına yol açan dönemin toplumsal geleneklerine meydan okumaya kararlıydı. Uzun süreli yayımcısı olan Joseph Johnson tarafından basılan Thoughts on the Education of Daughters adlı eserini 1787’de yazdı. O dönemde kız çocuklarına yalnızca temel bir eğitim veriliyordu. Ortaöğretim bulunmadığı için kızlar kolej ve üniversitelere hazırlanma imkânına sahip olmuyordu; çünkü yükseköğretime kabul edilmiyorlardı. Erkeklerle benzer düzeyde eğitim alabilen tek kızlar, bu amaçla özel öğretmen tutabilen varlıklı ailelerin kızlarıydı. Wollstonecraft bu durumu kökten değiştirmeyi önerdi.
Wollstonecraft kadınlar için daha iyi haklar talep eden ilk yazar değildi. Simya alanında uzman olarak tanınan Marie Le Jars de Gournay (1565–1645), 1622’de yayımlanan The Equality of Men and Women adlı eserini kaleme almıştı. François Poullain de la Barre (1647–1723) ise benzer fikirleri, 1673’te Fransızca yayımlanan ve ardından 1677’de İngilizceye çevrilen The Equality of the Sexes adlı eserinde ortaya koymuştu. Her iki cinsiyetten entelektüellerin gayriresmî bir ortamda bir araya geldiği Paris salonlarını yöneten pek çok kadın da daha fazla eşitlik çağrısında bulunmuştu. Özellikle kadınların eğitimi, Bilimsel Devrim’in birçok bilim insanını meşgul eden bir meseleydi. Bathsua Makin (yakl. 1612–1674), kadınlara bilimsel eğitime erişim verilmesi gerektiğini savunmuştu. Bazı entelektüeller tarafından yapılan bu çağrılara rağmen pratikte fazla bir ilerleme kaydedilememişti. Dahası, oyun yazarı Molière’in (1622–1673) kaleme aldığı ve ilk kez 1672’de sahnelenen The Learned Ladies gibi hicivlerde görülebileceği üzere, kadın entelektüeller erkek meslektaşlarının alayına maruz kalmaya devam etmişti.
Ancak filizlenmekte olan feminist hareket ivme kazanıyordu ve Wollstonecraft bu harekete yeni bir soluk getirdi. Diğer kadın yazarlarla birlikte, kadınların entelektüel olarak erkeklerden aşağı olduğu ve erkeklere kıyasla ahlaki erdemleri sürdürme konusunda daha az yetkin oldukları yönündeki erkek egemen, mizojinist görüşe karşı mücadeleyi sürdürdü. Kadınlara yönelik bu olumsuz bakış açısı, Jean-Jacques Rousseau (1712–1778) gibi önde gelen düşünürler tarafından bile savunuluyordu.
Wollstonecraft, yazarlık kariyerini sürdürmek amacıyla 1787’de Londra’ya taşındı. Johnson, kendi yönettiği dergi olan Analytical Review’da Mary için kalıcı bir eleştirmenlik pozisyonu ayarladı. Wollstonecraft aynı zamanda çevirmen olarak çalıştı, eğitim üzerine bir eser olan Original Stories from Real Life’ı yayımladı ve 1798’e kadar basılmayan romanı Mary, or the Wrongs of Women (diğer adıyla Mary: A Fiction)’ı kaleme aldı. Johnson sayesinde Wollstonecraft, Romantik şair William Blake (1757-1827), İsviçreli ressam Henry Fuseli (1741-1825), İncil âlimi Alexander Geddes (1737-1802) ve filozof, devrimci ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından Thomas Paine (1737-1809) gibi pek çok yazar ve sanatçıyla tanıştı. Wollstonecraft’ın yalnızca entelektüel ilgisini değil, duygusal ilgisini de çeken kişi ise radikal yazar William Godwin (1756-1836) oldu. Aynı zamanda bir siyaset filozofu olan Godwin ile çiftin reform konusundaki ortak ilgisi romantik bir ilişkiye dönüştü ve ikili 1797 yılında evlendi.
Bu entelektüel çevre göz önünde bulundurulduğunda, Wollstonecraft’ın siyaset felsefesine ve devrimci fikirlere yönelmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Wollstonecraft, 1790 yılında Edmund Burke’ün (1729–1797) kurumları ve zaman içinde sınanmış gelenekleri savunduğu Reflections on the Revolution in France adlı eserine eleştirel bir yanıt olarak A Vindication of the Rights of Men’i yayımladı. Wollstonecraft, kadınları geri plana iten kurumlara duyulan saygıyı alaya aldı. Avam Kamarası’nı sıklıkla bir “bira bahçesine” (Robertson, 739) benzeterek tasvir etti ve bu meclise yapılan periyodik seçimleri “sarhoş isyan ve hayvansı açgözlülük” (ibid) olarak nitelendirdi. Burke’ün geriye dönük tutumundan etkilenmeyen Wollstonecraft, onun yaklaşımını “antik çağın pasına duyulan hürmet” (ibid) olarak özetledi. Wollstonecraft, Burke gibi düşünürlere kıyasla ilerleme konusunda çok daha olumlu bir tutum benimsedi ve temel ilgisi, erkekleri kadın haklarının iyileştirilmesinin gerekliliğine ikna etmek olarak kaldı. Bu doğrultuda, şimdi bu konuya ilişkin en ünlü eserini kaleme almaya koyuldu.
Kadın Hakları
A Vindication of the Rights of Woman 1792’de yayımlandı. Bu eserde Wollstonecraft, erkekler ve kadınların eşit eğitim fırsatlarına erişmeleri gerektiğini bir kez daha savundu. Dahası, “çağdaş toplumda kadınlara dayatılan resmî ve gayriresmî sınırları eleştirdi ve erkeklerin yeni yeni kazandığı hakların kadınlara da verilmesini talep etti” (Burns, 436). Wollstonecraft bu durumu daha ileriye taşıyarak, kadın eğitiminin mevcut durumunun kadınların yetilerini bilinçli olarak azaltmaya yönelik kasıtlı bir girişim olduğunu ve bunun adeta “onları yerlerinde tutma” politikası işlevi gördüğünü öne sürdü. Kadınlara erkeklerin hayatında yalnızca dekoratif birer eklenti gibi davranıldığını, toplumdaki değerlerinin ise büyük ölçüde dış görünümlerine ya da annelik gibi kısıtlı rollerine indirgendiğini savundu. Son derece sınırlı eğitim ve iş olanaklarına sahip oldukları için kadınların, yaşamak için gerekli maddi desteği sağlayabilmek amacıyla evliliğe itildiklerini belirtti ve bu durumu Wollstonecraft “yasal fahişelik” olarak tanımladı. Kadınların kendilerini gerçekleştirebilmeleri için daha fazla imkâna ihtiyaçları vardı. Wollstonecraft’a göre kadınlar, erkeklerle aynı akıl yürütme yetisine sahipti ve bu yetiyi kullanabilmeleri hem bireysel mutlulukları hem de toplumun genel yararı için zorunluydu. O ayrıca, nüfusun yarısının yeteneklerinin heba edilmemesinin toplum açısından sağlayacağı avantajların da altını çizdi. Wollstonecraft, kadınların bir tür siyasal temsile sahip olmaları gerektiğini ve o dönemde yalnızca erkeklere açık olan tıp ve ticaret gibi mesleklere kabul edilmeleri gerektiğini savundu.
Wollstonecraft, kitabının dokuzuncu bölümünün son paragrafında erkeklere seslenen güçlü bir özet sunar:
Eğer erkekler, kölece itaatimizi beklemek yerine zincirlerimizi cömertçe kırar ve akılcı bir yoldaşlıkla yetinmeyi kabul ederlerse, bizi daha gözlemci kız evlatlar, daha şefkatli kız kardeşler, daha sadık eşler, daha mantıklı anneler—kısacası daha iyi yurttaşlar olarak bulacaklardır. O zaman onları gerçek bir sevgiyle severdik; çünkü kendimize saygı duymayı öğrenirdik ve değerli bir adamın iç huzuru, karısının boş kibriyle ya da çocuklarının, annelerinin koynunda hiç yuva bulamamış yabancı bir kucağa sığınmasıyla bozulmazdı.
Wollstonecraft, kitabın sonunda kısa ve öz bir çağrıda bulunur:
Kadınların hakları paylaşmasına izin verin; o zaman erkeklerin erdemlerine de paylaşacaklardır.
Kitap, fikirlerinin oldukça radikal olması nedeniyle tartışmalara yol açtı; ancak çok iyi sattı. Ne yazık ki Wollstonecraft’ın fikirleri, bunları hayata geçirebilecek güce sahip kişiler tarafından benimsenmedi.
Fransız İhtilali
Wollstonecraft, Fransa’da yaşanan büyük dönüşümü kendi gözleriyle görmek istiyordu; bu nedenle 1792’nin sonlarına doğru Paris’te yaşamaya gitti. Fransız monarşisinin sonunu getiren ve hâlen devam etmekte olan Fransız İhtilali’ne (1789–1799) dair gözlemlerinin sonucu, 1794’te yayımlanan An Historical and Moral View of the Origins and Progress of the French Revolution adlı kitabında yer aldı.
Paris’te bulunduğu sırada Wollstonecraft, Amerikalı bir iş insanı olan Gilbert Imlay ile bir ilişki yaşadı. Çiftin birlikte bir kızları oldu (Fanny, d. 1794) ve kısa bir süre çeşitli İskandinav ülkelerinde seyahat ettiler. Wollstonecraft bu deneyimlerini 1796’da yayımlanan Letters Written During a Short Residence in Sweden, Norway, and Denmark adlı eserinde kaleme aldı. Aşağıdaki pasajda, duyguyla aklın tek bir deneyimde birleştiği yücelik (sublime) kavramına dair düşüncelerini ayrıntılı biçimde betimler:
Şelaleye, daha doğrusu, varlığını uzun zamandır kükremesiyle haber veren o çağlayana ulaştığımda, ruhum, düşen suların etkisiyle yeni bir düşünceler silsilesine sürüklendi. Keşif yapan gözü alaya alan karanlık oyuklardan fırlayan coşkun selin şiddetli çarpışı, zihnimde de aynı ölçüde bir hareketlilik yarattı: düşüncelerim yer ile gök arasında ok gibi gidip geldi ve kendime şu soruyu sordum: Neden hayata ve onun sefaletine zincirlenmiş durumdayım? Yine de bu yüce manzaranın uyandırdığı o kargaşalı duygular haz vericiydi; ona bakarken ruhum, kaygılarının üzerine, yenilenmiş bir asalet ile yükseldi ve ölümsüzlüğe uzandı. Düşüncelerimin akışını durdurmak, önümdeki o her an değişen ama yine de aynı kalan çağlayanın akışını durdurmak kadar imkânsız görünüyordu. Elimi sonsuzluğa doğru uzattım; gelecekteki yaşamın karanlık noktasının üzerinden sıçrayarak geçtim.
(Robertson, 510)
Wollstonecraft Londra’ya geri döndü, ancak Imlay ile ayrılığının ardından intihara teşebbüs etti; hayatta kaldı. Tüm bu olaylar kamuoyunda büyük bir skandala yol açtı. Yukarıda da belirtildiği gibi, 1796’dan itibaren William Godwin ile yeni bir ilişkiye başladı. Çift, daha sonra ünlü gotik roman Frankenstein’ı (1818) yazacak olan kızları Mary Shelley (1797-1851) doğmadan hemen önce evlendi.
Wollstonecraft'ın Başlıca Eserleri
Mary Wollstonecraft'ın en önemli eserleri şunlardır:
Thoughts on the Education of Daughters (1787)
Original Stories from Real Life (1788)
Mary, or the Wrongs of Women (1788)
A Vindication of the Rights of Men (1790)
A Vindication of the Rights of Woman (1792)
An Historical and Moral View of Origins and Progress of the French Revolution (1794)
Letters Written During a Short Residence in Sweden, Norway, and Denmark (1796)
Ölüm ve Miras
Mary Wollstonecraft, kızını dünyaya getirdikten on gün sonra, 10 Eylül 1797’de Londra’da hayatını kaybetti. Wollstonecraft, özellikle 19. yüzyılın ortalarından itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nde, Elizabeth Cady Stanton (1815-1902) ve Margaret Fuller (1810-1850) gibi kadın hakları hareketinin sonraki liderleri için ilham kaynağı olmuştur. Wollstonecraft’ın erken dönem biyografileri, onun evlilik dışı çalkantılı ilişkilerine gereğinden fazla ağırlık verme eğilimindeydi. Daha dengeli bir bakış açısı, eşi William Godwin’in kaleme aldığı ve ilk kez 1798’de yayımlanan biyografisinde sunulmuştur. Neyse ki Wollstonecraft’ın kalıcı mirası, özel hayatından ziyade eşitlik üzerine geliştirdiği fikirler olmuştur. 2006 yılında İngiliz kültür yorumcusu Melvyn Bragg, A Vindication of the Rights of Woman eserini dünyayı değiştiren 12 kitap listesine dahil etmiştir.
