Hippo'lu Augustinus adıyla daha çok bilinen Aurelius Augustinus Hipponensis (354-430), Hristiyan Kilise Babalarının en büyüğü olarak yücelmektedir. Diğer tüm yazarlardan daha fazla bir şekilde, sistematik teoloji olarak bilinecek olan disiplinini, yani Hristiyanlığın evren, yaratılış ve insanın Tanrı ile ilişkisine dair görüşler içindeki yerinin açıklanmasını geliştirmiştir.
Eski bir Augustinusçu keşiş olan Martin Luther (1483-1546) Katolik Kilisesi'ni protesto ettiği vakit Augustinus'un öğretilerini kullanarak Protestan Reformasyonunu ortaya çıkardı. Çeşitli Protestan mezhepleri ve bunların misyon faaliyetleri aracılığıyla, Hristiyan Batı geleneği Augustinus'un öğretilerine çok şey borçludur.
Augustinus'un iki eseri Batı edebiyatının klasikleri olarak kabul edilmektedir: Batı'daki ilk otobiyografi eseri olarak kabul edilen İtiraflar ve Tanrı Şehri. Augustinus arkasında 113 kitap, 218 mektup ve 500 adet vaaz içeren bir katalog bıraktı. Eserleri Kilise Babalarının en karmaşıkları arasındadır, çünkü zaman içerisinde düşünceleri evrilip olgunlaştıkça, bir teolojik kavramı güncellemek üzere yazılarına geri döndü.
Erken Hayatı
Augustinus, MS 354 yılında Kuzey Afrika'daki Roma eyaleti Numidia'ya bağlı Thagaste'de, büyük olasılıkla Berberi kökenli bir ailede dünyaya geldi. Babası Patrick bir pagandı, fakat annesi Monica adanmış bir Hristiyandı. Bu geç Roma İmparatorluğu'nda oldukça yaygındı. Patrick hakkında pek bir şey bilmiyoruz, ama Monica oğlu için oldukça hırslıydı ve statüsünü yükseltmesi için ona Hristiyan olmasını öğütledi. Üst sınıflar olarak kabul ettiğimiz kesimin arasında yer alıyor olmalıydı. Augustinus retorik, konusunda mükemmel bir eğitim aldı ve felsefe okullarındaki eğitim, bu tür hedeflere ulaşmak için boş zaman ve maddi kaynak olduğunu gösteriyordu.
Patrick'in MS 370'deki ölümünün ardından Augustinus Kartaca'da bir retorik profesörü oldu. Diğer entelektüellere dahil olarak Maniheistlerin Hristiyan mezhebine ilgi duymaya başladı. Farslı Hristiyan bir peygamber olan Mani (ö. 254) Zerdüştçü ve Gnostik felsefi ilkeler doğrultusunda iyilik ve kötülüğün kutupsallığını vurguladı. Resmi bakımdan sapkınlık olarak ilan edilmiş olsa da Maniheistler Roma İmparatorluğu'nda ve Doğu'da İpek Yolu boyunca popüler bir mezhep olarak kaldılar.
Augustinus'u bu gruba çekmiş olabilecek şey, iki kademeli katılımcı yapısına izin verilmesiydi. Mani, liderlerden yalnızca bekârlık ve beslenme kısıtlamaları talep ediyordu. İkinci kademe olan Mani'nin "dinleyicileri"nin çileci olmaları gerekmiyordu. Bu vakitte Augustinus bir kadınla 15 yıl sürecek olan ilişkisine başladı. Geç Antik Dönem'de evlilik konusunda hâlâ sınıfsal kısıtlamalar vardı. Farklı sınıftan biriyle evlenebilmek mümkündü ama ideal olan, her zaman daha üst bir sınıfa geçmeyi sağlayacak bir evlilik yapmaktı; asla daha alt bir sınıfa değil. Görünüşe bakılırsa bu kadın alt sınıftandı. Birlikte Adeodatus ("Tanrı'nın hediyesi") adında erken yaşta ölen bir oğulları oldu.
Kartaca'daki çevresinden hayal kırıklığına uğramış olan Augustinus ve Monica, Augustinus'un retorik profesörü mevkisini kazanacağı İtalya'daki Milano'ya taşındılar. Monica daha iyi bir aileden evlilik sözleşmesi için görüşmelere başladı. Kızın ergenliğe girmesini beklerken başka bir kadınla ilişki kurdu, zira sonradan ifade ettiği üzere, "şehvetin kölesi" olmuştu. "Bana iffet ve nefsine hâkimiyet ver, ama henüz değil" (İtiraflar, Kitap 8.7) sözlerini kaleme aldığı dönem, işte bu dönemdi.
Din Değiştirme
Augustinus'un MS 386'da Hristiyanlığa geçmesi meşhur oldu çünkü bunun hakkında ileride hayatına dair psikolojik bir geriye bakış niteliğindeki İtiraflar'da (MS 397) detaylı şekilde bahsedecekti. Yaşı ilerlemiş Augustinus zaman içerisinde almış olduğu kararları analiz etti. Modern akademisyenler Augustinus'un hayatta anlam arayışını duygusal olmak yerine entelektüel bir uğraş olarak tarif etmeye eğilimlidir. Bununla birlikte İtiraflar, tüm insanların aşina olduğu kişisel ve ruhsal bir mücadeleyi barındırır.
Milano piskoposu, önde gelen ve ünlü bir ilahiyatçı olan Aurelius Ambrosius'tu (MS 339-397). Augustinus, Ambrosius'un vaazlarına entelektüel açıdan ilgi duymuş ve daha sonra bu öğretilerin büyük bir kısmını kendi fikirlerine uyarlamıştır. Vaazın ardından dışarıda bir bankın üstünde oturarak annesini beklerdi. Bir gün bir çocuğun şarkı söyler gibi bir tonda "Al ve oku" oyununu oynadığını sandığı bir ses duydu. Kimseyi görmeyince bunun doğaüstü bir çağrı olduğunun farkına vardı. Bir Yeni Ahit bulduğunu ve onu Pavlus'un Romalılara yazdığı mektubun olduğu sayfada açtığını söyledi. Bu onun hayatını değiştirdi ve bir Hristiyan oldu.
Monica çok memnundu. Ancak Augustinus bir mükemmeliyetçiydi. Eğer Hristiyan olacaksa, bekar bir Hristiyan olacaktı. Evlilik görüşmelerini iptal eden Monica, ardından hayatını kaybetti. Bu durum Augustine için travmatikti ve belki de onun temel fikri, Tanrı'nın her şeyi yoktan var ettiği ve yaratılan her şeyin doğal yetilerle donatılmış olarak iyi olduğu yönündeki suçluluk metafiziğinin (reatus) oluşumuna katkıda bulundu. Herkes, yaratılışından ötürü Tanrı'ya borçludur. İnsanlar yetilerini kötüye kullandıklarında (günah işlediklerinde), bu kötüye kullanım söz konusu borç nedeniyle suçluluk duygusuna yol açar.
Hippo Piskoposu
Augustinus Hippo'da piskopos olarak seçildi, kendi manastırını inşa etti ve vaazları ve öğretisiyle meşhur oldu. Sıklıkla, eyalette süregelen sapkınlıkları ele aldığı halka açık toplantılarda tartışmalar yönetirdi.Eski bağlantılarını terk etti ve Maniheistlerle tartışmalara girdi.
Augustinus'un bekarlığa olan bağlılığı onu fiziki bakımdan hiçbir zaman rahatsız etmedi. Artık vücudunu kontrol altına almıştı. Fakat bir mükemmeliyetçi olarak Augustinus, hâlâ cinsel ilişkiyi düşünüyor olması gerçeğinden rahatsızlık duymaya devam etti. Böyle düşüncelerin yaşlanınca kaybolacağını düşündü, ancak 70 yaşındaki bir cemaat üyesi bir erkek çocuk sahibi olduğunu duyurduğunda büyük bir şaşkınlık ve üzüntü yaşadı. Bu ve diğer konulardaki düşüncelerine neden hakim olamadığına dair yaşadığı bocalamalar, onu daha çetin bir soruya yöneltti: İnsanlar, (en azından zihnen) doğrusunu bildikleri halde neden günah işlemeye devam ederler?
Augustinus, İtiraflar’ın en ünlü bölümlerinden birinde gençlik yıllarında yaşadığı bir olayı anlatır. Arkadaşlarıyla birlikte bir komşunun bahçesine girip armut çalmışlardır. Bu olayı tekrar tekrar düşünmüştür; zira ne açtırlar ne de yoksul. Peki, bunu neden yapmışlardır? Havari Pavlus da aynı sorunla boğuşmuştur:
İyilik yapmak istesem de, kötülük yanı başımda duruyor. Zira iç varlığımda Tanrı'nın yasasından zevk alıyorum. Ne var ki içimde, zihnimin yasasına karşı savaşan ve beni içimdeki günah yasasına tutsak eden başka bir yasa görüyorum. Ne zavallı bir insanım! Ölüme mahkûm bu bedenden beni kim kurtaracak? Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla beni kurtaran Tanrı'ya şükürler olsun! (Romalılar 7:21-25)
İlk Günah
Bir Kutsal Kitap yorumcusu olan Augustinus, tıpkı diğer pek çok Hristiyan entelektüel gibi, kendisi de kötülüğün dünyaya nasıl girdiğini ve insanların neden günah işlediğini çözümlemek amacıyla tüm yaratılışın başlangıcı olan Yaratılış Kitabı'na yöneldi. MS 2. yüzyıl Kilise Babaları, Cennet Bahçesi'ndeki Adem ve Havva kıssasını yorumlarken Havva'nın yılan (Hristiyan teolojisinde artık Şeytan olarak kabul edilir) tarafından baştan çıkarıldığını ve ardından onun da Âdem'i itaatsizliğe sürüklediğini öne sürmüşlerdir. Bu ayartılma, insan ilişkilerine şehvet tutkusunu (ve utanç duygusunu) dahil etmiştir. Ne var ki bu şehvet günahı, dünyayı nüfuslandırmak (ve Kilise'yi büyütmek) adına gerekli bir kötüydü.
Augustinus bu kavramı günümüzde genetik olarak adlandırdığımız bir fikirle genişletti. Tanrı insan üreme organlarını yaratmıştı ve ilk emir, verimli olup çoğalmaktı. Augustinus, bu insani eylemin aslında tıpkı yürümek veya yemek yemek gibi doğal bir işlev olması gerektiğini öne sürdü. İlk çiftin şehvetle gerçekleştirdiği cinsel birleşme, ilk fetüsün ruhunda siyah bir leke oluşturdu ve bu leke tüm insanlara aktarıldı. Bu durum, Hristiyanlıktaki insan cinselliğinin günah olduğu anlayışını ortaya çıkardı. İnsanlar, bizzat bu terim kullanılmasa da, bir "günah geni"ni miras almış oluyorlardı. Spermde bulunan bu unsur kadına geçiyor, böylece her iki taraf da suçlu sayılıyordu. Pavlus'un bahsettiği "günah yasası" (günahın gücü) insan soyuna işte böyle girdi. Bu da "İlk Günah" doktrinini oluşturdu.
Augustinus'un İlk Günah görüşü, insanlığa dair son derece kaderci bir bakış açısıydı. İnsanları "mahkûm edilmiş kitleler" olarak nitelendirmekteydi, zira hepimiz günah içinde gebe kalıyor ve dolayısıyla daha döllenme anından itibaren lanetlenmiş sayılıyorduk. Bu ilk günahı temizleyip kişiyi kiliseye kabul eden bir giriş ritüeli olarak vaftiz şarttı, ancak ne var ki, bu ritüel insanın kötülüğe olan eğilimini ortadan kaldırmıyordu. Nitekim kendisi de biliyordu ki (tıpkı kendisi gibi) vaftiz edilmiş Hristiyanlar hem bedenleriyle hem de zihinleriyle günah işlemeye devam ediyorlardı.
Yine Pavlus'a atıfta bulunarak, insanları kurtarabilecek tek şeyin Tanrı'nın Mesih'i dünyaya gönderdiğinde bahşettiği Tanrı lütfu (Yunanca: charis, "armağan") olduğu fikrini ortaya attı. Bu gerçekten bir armağandı; zira mahkûm durumdaki insanlar, kendi çabalarıyla asla kurtuluşa erişemezlerdi. Lütuf olmaksızın insanlar Tanrı ile barışık olmayan bir durumda kalırlar. Dünya bütünüyle kötülüğün yozlaştırdığı bir yer olduğundan, lütuf ancak Tanrı'dan (yeryüzünün dışından) gelebilirdi.
Kötülük, hem fiziksel hem de zihinsel yönleriyle insanın irade zayıflığından, yani bedensel dürtüleri tatmin etme arzusu ile sırf karşı gelmiş olmak adına itaatsizlik etme arzusundan (Augustinus'un armut çalma eylemini yorumlayış biçimi) kaynaklanmıştır. Günah, ayartıya karşı koyamamaktır. Maddenin kendisi kötü değildir, ancak maddeye aşırı düşkünlük ve kişinin maddeye karşı takındığı tutum kötü olabilir. İnsanlar yaptıkları kötülükten sorumlu tutulur ve Tanrı tarafından yargılanırlar. Tanrı her şeyi bilen (omnisciens) bir varlık olduğu için, kimin kurtuluşa ereceğini ve kimin lanetleneceğini zaten önceden bilir. Bu görüş, diğer piskoposlar ve Hristiyan entelektüeller tarafından sorgulanmıştır.
Pelagius (MS 354-418), Tanrı'nın ilk insanları yaratırken onlara özgür irade bahşettiğini, çünkü Tanrı köleler istemiyordu (bu fikir Yaratılış Kitabı'nda teknik olarak ifade edilmemiştir), öğreten Britanyalı bir keşişti. İnsanlar, doğuştan gelen kötü bir yapıya sahip olduklarından dolayı değil, özgür iradeleri sayesinde iyiyi ve kötüyü seçmekte özgürdürler. Augustinus ise Tanrı'nın ilk çifte özgür irade verdiğini, ancak ölümsüzlük gibi bunun da Cennet Bahçesi'nde yitirildiğini savunuyordu. İnsanlar yalnızca kötüyü seçme özgürlüğüne sahiptir. İyiye gelince, Tanrı lütfu aracılığıyla onları seçer. Pelagius MS 415'te sapkın ilan edildi ve böylece Augustinus galip geldi.
Donatiusçular
Constantinus'un MS 312'de Hristiyanlığı benimsemesinin ardından piskoposlar, kendisinden kiliseler arasındaki bir anlaşmazlıkta arabuluculuk yapmasını istediler. Diocletianus dönemindeki son zulüm sırasında (MS 302/306), bazı piskoposlar Roma dininin tanrılarına kurban sunarak dinden dönmüşlerdi. Bu piskoposların eski statülerine geri kabul edilip edilmemeleri konusundaki tartışma, bir bölünmeye yol açmıştı. Constantinus, kilisenin birliğini sağlamak için daha geniş kapsamlı bir hedef doğrultusunda, onları affetme ve geçmişi geride bırakma kararı aldı.
Romalı Piskopos Donatius bu görüşe katılmıyordu. O topluluğunu bizzat Kuzey Afrika'ya taşıdı ve ayrı Donatist kiliseler kurdu. Donatius, Hristiyan din adamlarının hizmetlerinin etkili, dualarının ve sakramentlerinin ise geçerli olabilmesi için kusursuz bir yaşam sürmeleri gerektiğini savunuyordu. Kilise günahkârların değil azizlerin kilisesi olmalıydı ve geçmişte traditores (yani inançlarından ödün verenler) tarafından icra edilen sakramentler geçersiz sayılıyordu. "Circumcellion" olarak bilinen Donatist din adamları ve keşişler, şatafatlı bir yaşam süren din adamlarına saldırıp mallarını yağmalıyor, ele geçirdikleri parayı yoksullara dağıtıyor ve çoğu zaman şehitlik mertebesine erişmek amacıyla tutuklanıp idam edilmek için pagan tapınaklarına saldırılar düzenliyorlardı.
Augustinus bir dizi halka açık toplantı düzenledi ve Donatiusçulara karşı mücadele yürüttü. İnançtan sapan din adamlarının yeniden kabul edilmesine ilişkin yaklaşımını Nuh'un Gemisi benzetmesiyle açıkladı: tıpkı gemide hem temiz hem de kirli hayvanların bulunması gibi, Kilise'de de her zaman hem günahkârlar hem de azizler bir arada bulunacaktır. Daha sonraki dönemde toplanan Trent Konsili (1545-1563) de Augustinus'un görüşlerinden hareketle, sakramentlerin değerinin onları icra eden kişinin statüsüne değil, kurbanın değerine ve Başrahip olan İsa Mesih'in bizzat kendi yüceliğine dayandığını öğretmiştir.
Piskopos Ambrosius, İmparator I. Theodosius (saltanatı MS 379-395) ile çeşitli anlaşmazlıklar yaşamış ve hatta bir noktada imparatoru aforoz etmiştir. Bu durumu açıklarken kilise-devlet ilişkilerine dair görüşlerini geliştiren Ambrosius'a göre devlet, Kilise'nin buyruklarını yerine getirmek üzere Cennet Bahçesi'nde yaratılmıştı. Aynı kavramdan yola çıkan Augustinus, MS 410 yılında İmparator Honorius'tan (hüküm süresi: 393-423), (Luka 16:23'teki "onları içeri girmeye zorla" ifadesine atıfta bulunarak) Donatiusçulara karşı Roma ordusunu göndermesini talep etti. Bunun sonucunda Donatiusçu kiliseler yıkıldı ve din adamları katledildi. Yaşanan kıyım zaman zaman o denli büyük boyutlara ulaştı ki bizzat Augustinus bile buna itiraz etti.
Barbar İstilaları ve Tanrı Şehri
Augustinus'un kişisel ruhsal aydınlanmaya dair çabaları ve düşünceleri, bir boşlukta gerçekleşmemiştir. Kilise konseyleri, genellikle sonraki imparatorların inançlarına göre şekil değiştiren mevcut sapkınlıkları mahkûm etmeyi sürdürüyordu. Tartışmaların birçoğu piskoposların aforoz edilmesiyle sonuçlanıyor ve sıklıkla şiddetle noktalanıyordu. Augustinus'un geleneksel felsefe ve Roma kültürünün Hristiyanlığa uyarlanmasına dayalı tutarlı bir sistem sunma girişimleri, çağın kötülükleri karşısında bireysel kurtuluş konusuna odaklanıyordu.
MS 5. Yüzyılda Roma İmparatorluğu, Gotlar, Vizigotlar ve Vandalların sürekli istilalarıyla kuşatma altındaydı. I. Alarik'in MS 410'da Roma'yı yağmalamasının yarattığı sarsıntı, Hristiyan olmayanları tanrıları öfkelendirdikleri gerekçesiyle suçu Hristiyanlara yüklemeye sevk etti. Augustinus'un ikinci büyük eseri olan Tanrı Şehri (413-426) bu eleştirilere verdiği bir yanıttı. Batı düşüncesinin bir diğer klasiği kabul edilen bu eserde Augustinus doğruların çektiği acılar, kötülüğün varlığı, özgür irade ile ilahi her şeyi bilme yetisi arasındaki çatışma ve İlk Günah kavramı üzerine daha önceki yazılarını daha da derinleştirip olgunlaştırmıştır. Eserin değeri, Hristiyan felsefesinin diğer ekollere kıyasla üstünlüğünü savunan argümanlarında ve önceki felsefi risaleleri özetleyip kayda geçirme konusundaki ustalığında yatmaktadır.
Kitap, insanlık tarihini Tanrı ile Şeytan arasında evrensel bir çatışma olarak sunuyordu. İnsanların kendilerini içinde bulundukları dünyanın kaygılarına ve zevklerine kaptırdıkları yozlaşma ve kötülük yeri olarak tanımlanan "yeryüzü şehri"nin karşısında, kendilerini Tanrı'nın ezeli hakikatine ve tüm inananlar için vaat edilen o nihai semavi aleme adamış olanları barındıran, yeni bir Kudüs niteliğindeki "Tanrı şehri" yer alıyordu.
Augustinus bu eleştiriyi tersine çevirerek Hristiyanlığın Roma'nın yağmalanmasına yol açmadığını yazdı. Pagan tanrılar, Roma'yı felaketlere ve örneğin MÖ 390'da Galyalılar tarafından yağmalanması gibi askeri yenilgilere karşı korumakta çoğu kez başarısız olmuşlardı. Üstelik tanrılarına rağmen Roma toplumu cinsel ahlaksızlık, yozlaşma ve şiddet sarmalına sürüklenmişti. Aksine, Roma'nın başarılarının ardında Tanrı'nın önceden bilgisi (ilahi öngörüsü) yatıyordu. Tanrı, Roma'nın askeri zaferlerinin ve genişlemesinin, o imparatorluk yolları ve Constantinus'unn ihtida etmesiyle birlikte, imparatorluğun dönüşümü ve kurtuluşu için tutarlı bir sistem sağlayacağını biliyordu.
Adil Savaş Teorisi
Tanrı Şehri, "adil savaş teorisi" olarak bilinen anlayışı içermektedir. Bir savaşın ahlaki açıdan haklı olup olmadığına karar verirken Augustinus, savaşa başlama hakkı ve savaş sırasında doğru davranış sergileme kriterlerini esas almıştır. Kendi görüşlerini geliştirirken, savaş üzerine antik gelenekleri ve felsefi metinleri incelemiştir ve bireylerin kendi başlarına şiddete başvurmamaları gerektiği sonucuna varmıştır. Tanrı kılıcı yönetenlere vermiştir; bu husus, Pavlus'un Romalılara Mektup (13:4) bölümündeki ifadeleriyle de doğrulanmıştır:
Çünkü yetki sahibi, senin iyiliğin için Tanrı’nın hizmetkârıdır. Ancak kötülük yaparsan kork zira yöneticiler kılıcı boş yere taşımazlar. Onlar, kötülük yapanı cezalandırmak üzere gazabı uygulayan Tanrı’nın hizmetkârlarıdır.
Augustinus'un "adil savaş teorisi" yüzyıllar boyunca gözden geçirilip uyarlanmış, bu süreçte muhtemelen savaş suçlarını, savaş esirlerine yönelik korumaları ve savaş sırasında sivillere nasıl muamele edileceğini ele alan daha sonraki Cenevre Sözleşmeleri'ni (1939-1945) etkilemiştir.
Tanrı Şehri, Orta Çağ'ın sonraki dönemlerindeki skolastikler ve hümanistler üzerinde önemli bir rol oynamıştır. Hem Canterbury'li Anselm (1033-1109) hem de Thomas Aquinas (1225-1274), inanç ile aklı birleştirme konusundaki düşüncelerinde Augustinusçu argümanlardan yararlanmışlardır.
Augustinus, Vandallar Hippo'nun kapılarına dayanmışken MS 430 yılında öldü. Augustinus, istilanın kendisinden ziyade Vandalların (Ariusçu Hristiyanlar) sapkın olmalarından dolayı üzüntü duyuyordu. Keşişlerine, daha sonra Avrupa'ya ve ötesine taşınacak olan kütüphanesini korumaları talimatını verdi. Halkın yoğun teveccühüyle aziz ilan edildi ve 1298 yılında Papa VIII. Bonifacius tarafından Kilise Doktoru unvanına layık görüldü.

