Antik Dünya’da “din” ve toplum ayrı varlıklar değillerdi. Birçok tanrı antlaşma, “hukuk kuralı” (law -codes) ve toplumsal gelenekleri belirleyip uygulamaya koyardı. Belirlenen kanunların yürürlüğe konulması genellikle kralın sorumluğunda oluyordu ve kanunların herhangi bir şekilde ihlal edilmesi halinde kralın cezalandırma yetkisi vardı. Krala verilen bu yetkinin gerekçesi, tanrıların veya Tanrı’nın hükümdara “İlahi” bir paye vermiş olmasıydı; bu sosyal durum, laik bir hükümetin her bir topluluğun güvenliğini koruma altına alması ve gündelik yaşamın seyri açısından ahlaki rehberlik sağlandığı birleşik bir toplum ve siyasi düzen oluyordu. Bu toplumsal yapı ve siyasi düzen aynı zamanda birbirlerini tamamlayan manevi ve dünyevi özellikleri olan liderlere olan inançla ortak yaşamı (symbiotic) sağlayan bir otorite oluyordu. Toplumdaki kültürel tekdüzelik ve ulusal sınırlardan kaynaklı sorunlar, ortak bir manevi şemsiye altında aşılmayı çalışılıyordu. Birçok antik kültürde kral aynı zamanda “başrahip” olarak da görev icra ediyordu.
Hıristiyanlık geleneği Nasıralı İsa’nın her zaman Roma İmparatorluğu egemen kültürüne karşı yeni davranış kuralları vaaz ettiğini iddia etmiştir. Bu vaaz, her zaman polemik adı verilen edebi bir yöntemle olmuş, hem Yahudilikte ve hem de Roma İmparatorluğunda insanlar arasındaki ilişkilerde yanlış görülen davranışlara dair ortak klişelerle yapıldığı iddia edilmiştir. İncillerde (The Gospels), İsa’nın “sofra başı sohbetleri” (table fellowship) diye tanımlanan yeni bir kavramı geliştirdiği iddia edilmektedir. Söz konusu bu sohbetler, yeni bir davranış şekli olarak komşular ve diğer insanlara yönelik sosyal sözleşmelerle ilgili olmuştur. “Yemek masası” aynı zamanda ticaret ve ticari faaliyetlerin de görüşüldüğü bir yöntem olmuştur. Hıristiyanlık geleneğine göre İsa, ticaret ve bankacılık işlemleri konusunda yürürlükteki ekonomik kurallara karşı yeni kurallar geliştirmiştir.
Kutsal Kitap Tevrat; Leviler Kitabında, hem saflık/kirlilik ritüellerini ve hem de Yahudilerin uymaları gereken kullar genel hatlarıyla belirlenmiştir. “Kirlilik”, kavramı “bulaşma/yayılma” olarak yorumlanmıştır. Ancak, bu kurallar sadece Yahudiler için geçerliydi, Yahudi olmayanlar (Gentiles) için söz konusu değildi. “Kirlilik” kavramı, Tanrı’nın başlangıçta yasaklama getirdiği ritüeller ve yaşam tarzıyla ilgilidir. İncil Kitapları, tartışmalı bir şekilde, Tapınakta bulunan iki ana dini ve siyasi grup Ferisiler ve Sadukilerin “katı kuralları” olduklarını ve Yahudi olmayanların “günahlarında kurtulmaları” konusunu bencil bir şekilde reddettiklerini iddia etmiştir. Ancak söz konusu dini grupların kurallarının “katılığı” uygulama konusu ile ilgilidir. Roma İmparatorluğu Sinagoglarında bu kuralların nasıl uygulandığı hakkında çok az bilgimiz var. Tapınakta bulunan Yahudilerin, Kudüs dışında hiçbir sivil veya dini otoriteleri bulunmuyordu. Roma’da kurban; karşılıklı çıkar ilişkisinde dayalı olup, bir fayda sağlama “sözleşmelerine” göre yapılıyordu, yani Latincede; “do ut des” ifadesinin karşılığı; “Ben veriyorum ki Sende veresin” “veya “Ben de faydasını göreyim” mantığı geçerliydi. Bu nedenle Hıristiyanlar, Yahudilerin ve paganların sadece “Kanunun Lafzı” ile ilgili olduklarını, kanun kurallarına aşırı bağlı kaldıklarını ve manevi aydınlanmadan yoksun oldukları şeklinde ifade etmişlerdir.
Gnostik (bilen/İlahi gerçeği sezgiyle kavrayan) Piskopos Marcion, 2.yüzyılda, “iki Yüce Tanrı” olduğunu ifade etmiştir: İsrail Tanrısı ve Hıristiyanların Tanrısı. Bu ifadeye göre İsrail Tanrısı sadece “kişinin günahlarından dolayı cezalandırmasından” sorumludur, Hıristiyanların Tanrısı ise, İsa aracılığıyla “kişi günahlarını bağışlama” prensibini getirmiştir. Şayet İsrail Tanrısının “gazap Tanrısı”, Hristiyanlık Tanrı’sının ise “sevgi Tanrısı” olduğunu bir şekilde duyduysanız veya okuduysanız, kaynağını bu iddiadan almaktadır.
Egemen kültür, yüzlerce farklı etnik yerli külte ait inanç ve kavramları kapsayan “paganizm” için kullanılan standart bir terim olarak tanımlanmıştır. Geçerli varsayım, İsa’nın ve ardından Hıristiyanlığın, paganizmde bulunmayan ahlaki ve ailevi değerleri getirdiği şeklinde olmuştur. Bu varsayım, apaçık yanlış bir varsayımdı. Antik dinler ve yerli kültlerin hepsi, özellikle cinsiyet rolleri konusunda, ahlaki ve ailevi değerleri öğretiyorlardı. Krallar ve daha sonra gelen imparatorlar, ahlak ve ailevi değerlerin nasıl olması gerektiğini belirliyorlardı. İronik olan yanı, ahlaki konuların şiddet yoluyla dayatılması olmuştur.
Felsefe okulların öğreti programlarında ahlaki ve ailevi değerler konusu bulunuyordu ve Hıristiyanlar da bu değerleri benimsemişlerdi. Eğlence sektörü Hollywood, “kılıç ve sandalet” destanlarında görülen cinsel ahlaksızlık ve şiddet imajını kullanıp korumaya devam ediyor. Roma’da zevk sahibi bazı gurme kişiler egzotik yiyecek ve içeceklere düşkün idiler ve bu durum zinaya yol açan sarhoşluğa neden oluyordu. Dini ritüeller için kullanılan Yunanca orgia kelimesi “orgies” (çılgınca eğlence partileri) haline gelmiştir.
Milano Piskopos’u Ambrose (339-397, diğer bir adıyla Aziz Ambrose), önce Roma kuzey bölgelerinde görev yapan bir Roma yargıcı (magistrate) idi. Çeşitli hukuki anlaşmazlıkların arabulucusu olarak bilinen Ambrose, şaşırtıcı bir şekilde Milano’da Piskopos olarak seçilmiş ve Hıristiyanlığa geçmiştir. Ambrose, Milano’da kendi katedralini inşa etmeye başlamıştı. Roma İmparatorluğu o dönemde, 325 yılında İznik’te “Teslis” inancını kabul ederken, diğer yandan da Teslis inancına karşı çıkan “Ariusçu tartışmanın” getirdiği sorunlarla boğuşmaya devam ediyordu. Mısır’da, İskenderiye’de bir Kilisede rahip (presbyter) olan Arius, “Oğul”un (İsa’nın Tanrısal doğası olduğu), evrenin oluşumu sırasında meydana gelen “Baba”ya (Baba Tanrı) tabi olduğunu (ayrı olup aynı özden olmadığı) vaaz ediyordu. Teslis; azalan İlahilik ve otorite sırasına göre, tek bir Tanrı’nın üç yanı ve doğası olduğunu anlatan bir öğretidir.
İmparator I. Konstantin 306 yılında Hıristiyanlığı resmen kabul etmiş ve 313 yılında yayınladığı “Milano Fermanı” ile Hıristiyanlığı yasal bir din haline getirmiştir. Ancak, Hıristiyanlar, İmparator Diolectian döneminde yaşanan zulüm sırasında bazı piskoposların öne sürdükleri geleneksel tanrılara kurban sunarak ölümden kurtulma konusu nedeniyle “bölünme” (schism) yaşamakla karşı karşıya kalmışlardır. Artık Hıristiyan olan imparator Konstantin’e başvuruda bulunarak, bölünme taraftarları karşısında ne yapılması gerektiği konusunda karar vermesi için dilekçe vermişlerdi. Konstantin, tam da bu aşamada itibaren hem devletin başı ve hem de “Kilisenin başı” makamına yükselmiştir.
İmparator Konstantin, İznik’te yapılan toplantıda/Konsilde bütün Hıristiyanların inanması ve ona göre ibadet etmesi gereken “İman Bildirgesi” (The Creed) hazırlamış ve yayınlamıştır. Bildirge hükümlerinden sapan veya karşı çıkan herkes sapkın (heretic) ilan edilmiştir. Sapkınlık (heresy), aynı zamanda, imparatorluk refahını istememek anlamına geliyordu ve her zaman ölüm cezası gerektiren vatana ihanet suçlamasıyla eşdeğer oluyordu. İmparator Konstantin’den sonra yaşanan Roma zulmü döneminden çok fazla Hıristiyan “sapkın” ilan edilerek arenada ölüm cezasıyla cezalandırılmıştır.
İmparator I. Theodosius (347-395) muhafazakâr ortodoksluğuyla tanınıyordu. Ancak annesi, Üçlü Birlik (Trinity) inancındaki tanrısallık görüşü nedeniyle “Arian” olarak kalmıştır. Arian takipçileri, Ambrose’un kendi takipçileri için bir katedral inşa etmesi konusunda ısrarcı olmuşlardı, ancak Ambrose bunu sürekli olarak reddetmiş ve kararını birkaç kez İmparatora da bildirmişti.
İmparator I. Theodosius’un hükümdarlığı sırasında önemli iki olay daha yaşanmıştır. Birincisi; ateşli bir keşiş grubu, 388 yılında, Suriye’nin Callinicum (antik Rakka) kasabasında bulunan bir Sinagogu yakmışlardı. Theodosius, Sinagogu yakan keşişlere, Yahudilere verilen zararın maddi olarak tazmin edilmesi konusunda bir emir vermişti. Piskopos Ambrose, verilen bu emri kınamış, şayet tazminat ödenmesi olursa, “onu da Yahudi sanacaklarını” ifade etmiştir. Bunun üzerine Theodosius merhamet gösterip, tazminat ödeme emrinden vazgeçmiş, ancak çıkarılan yangın kalıntılarının Yahudiliğin sonu geldiğine dair bir işaret olarak korunması emrini vermiştir.
İkincisi olay ise, 390 yılında Selanik’te düzenlenen bir at arabası yarışı olmuştur. Bu yarışın galibi pagan bir kişiydi. Bir Roma yargıcı, hakkında ahlaksız cinsellik söylentileri nedeniyle galip gelen pagan yarışmacının aleyhine dava açarak mahkûm ilan etmiş ve idam cezası vermiştir. Kalabalık bir kitle bu karara tepki göstermiş ve yargıcı linç ederek param parça etmiştir. İmparator I. Theodosius askeri birlikleri (legions) seferber etmiş ve bu müdahale, söz konusu karara isyan eden kitleden 7000 vatandaşın katledilmesine neden olmuştur. Piskopos Ambrose yaşanan bu olay karşısında dehşete düşmüş; İmparator Theodiosius’u kalabalık kitlenin kontrolü ele geçirmesine göz yummakla ve gösterilen tepkinin çok aşırı olmasıyla suçlamıştır. Sonuç itibariyle, yarışı kazanan sadece pagan bir kişiydi. Piskopos Ambrose, bu eylemleri nedeniyle imparatoru aforoz etmek gibi o zamana kadar eşi benzeri görülmemiş bir adım atmıştır. Aforoz kararı, imparatorun Efkaristiya Ayini (Ekmek-Şarap Ayini) ve diğer ayinlere katılamayacağı anlamına geliyordu. İmparator’un, aynı zamanda, Kilisenin de başı olması sıfatıyla ayinlere katılamaması bütün Hıristiyanları etkileyen bir karar olacaktı.
Piskopos Ambrose, De Officiis Ministrorum /Ruhanilerin Yükümlülükleri Üzerine (377-391), başlıklı bir incelemede, Yaratılış konusunda bir tefsir/yorum yazmakla işe başlamıştı. “Devlet” oluşumu; Dünyanın başlangıcında Aden’de meydana gelmiş olması dolayısıyla İlahi bir sosyal yapıdır. İlk insanlar Âdem ve Havva’nın birlikteliği ve sonraki rolleri, yeryüzünde görev icra eden liderlerin rolü için bir örnek olmuştur. Piskopos Ambrose, imparator ve yönetim makamında (magistrates) bulunanların, “Kilise sadık evlatlarının” (dutiful sons of Church) yerine getirdikleri rollerini ana hatlarıyla özetlemiştir. Teolojik konulara (dogma) gelince, imparator ve yönetim makamında bulunanlar kişisel görüşlerini bildirerek inanç ve ahlaki davranış konularında hüküm veremezler. Bu konu, Kilisedeki piskoposların görevi oluyordu. Bir imparator, gördüğü görev makamı yükseltilmiş bir Hristiyan’dır, esas görevi de, sapkınlık veya sapkınlık olarak kabul edilen davranışları cezalandırmak ve piskoposların çıkardıkları emirlere göre günahkârları ceza vermektir. Bu nedenle, imparator kişi “Kilise hiyerarşisinde yer alır ancak Kilisenin üzerinde değildir”. Yüzyıllar boyunca daha fazla Konsil/Kurul toplantısı yapılmış ve daha fazla inceleme yapılıp ilave edilmiştir. Piskopos Ambrose ve imparator Theodosius aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle Theodosius’un halkın huzurunda tövbe etmesiyle nihayet barışmışlardır.

