"Bana ya hürriyet verin ya da ölüm!" ("Give me liberty or give me death!”) Patrick Henry'nin 23 Mart 1775'te İkinci Virginia Konvansiyonu'nda yaptığı ve Britanya ile savaşın kaçınılmaz olduğunu ve Amerikan hürriyetlerini müdafaa için bir milis gücü oluşturulması gerektiğini savunduğu konuşmasının kapanış cümlesidir. Bu, Amerikan Devrimi'nin (yaklaşık 1765-1789) en meşhur konuşmalarından biridir.
Henry konuşmasında, Britanya ile akıl yürütme zamanının geçtiğini; evvelki on yılda birçok vaziyette kolonilerin hem Britanya Parlamentosu'na hem de Büyük Britanya Kralı III. George'a (hükümdarlık dönemi 1760-1820) şikayetlerini ilettiklerini, ancak seslerinin duyulmadığını savundu. Henry, İngilizlerin Boston ve diğer koloni kasabalarına asker ve savaş gemileri göndererek zaten bir savaş çıkardığını iddia etti. İngiltere, Fransız ve Kızılderili Savaşı'nda (1754-1763) Fransa'yı yendikten sonra Kuzey Amerika'da büyük bir düşmana sahip olmadığı için, Henry, İngiltere'nin kolonilere çok sayıda asker göndermesinin tek gayesinin Amerikalıların hürriyetlerini sınırlamak olduğu neticesine vardı. Dolayısıyla, Virginia'nın tek çaresi kendini müdfaa için bir milis kuvveti kurmaktı. Henry'nin konuşması, Konvansiyon'daki mutedilleri savaşın kaçınılmaz olduğuna ikna etti ve bir milis kuvveti gerektiği gibi kuruldu. Bir aydan kısa bir zaman sonra, İngiliz askerleri Lexington ve Concord Muharebeleri'nde (19 Nisan 1775) Massachusetts milisleriyle çatıştığında, Henry'nin uyarıları doğru çıktı ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı (1775-1783) başlattı. Henry'nin konuşması itibarını artırdı ve Temmuz 1776'da Amerika Birleşik Devletleri'nin istiklalini kazanmasının ardından Virginia Eyaleti'nin ilk valisi olmasına yardımcı oldu.
Ancak, konuşma metninin doğruluğu son yıllarda sorgulanmaktadır; Henry'nin tam sözleri, söylenmesinden 40 yıldan fazla bir süre sonra, 1817'ye kadar kaydedilmemiştir. Henry'nin ilk biyografi yazarı William Wirt, görgü tanıklarıyla görüşerek ve ikincil kaynaklara başvurarak konuşmayı yeniden yapılandırmış ve bu da birçok modern tarihçinin Henry'ye atfedilen bütün sözlerin gerçekten ona ait olup olmadığından şüphe duymasına yol açmıştır. Her iki vaziyette de, konuşma Amerikan tarihinin ikonik bir parçası haline geldi ve Henry ile diğer birçok Amerikan Yurtseverin Amerikan Bağımsızlık Savaşı'na giden aylardaki duygularını ifade etmektedir. Wirt'in yeniden yapılandırması, gerçek kelimeleri değilse bile, Henry'nin orijinal konuşmasının özünü kesinlikle yakalamıştır ve bu sebeple Amerikan ihtilal çağının diğer mühim konuşmaları ve belgeleriyle birlikte incelenmeyi hak etmektedir.
Bağlam
Patrick Henry (1736-1799) İkinci Virginia Konvansiyonu'nda en ünlü konuşmasını yaptığında, Büyük Britanya ile on üç Kuzey Amerika kolonisi arasındaki anlaşmazlık zaten on yıl önce başlamıştı. 1764'ten itibaren, İngiliz Parlamentosu, Britanya İmparatorluğu'nun yakın zamandaki Yedi Yıl Savaşı (1756-1763) esnasında uhdesine aldığı borcun ödenmesine yardımcı olmak için On Üç Koloni'ye bir dizi doğrudan vergi koydu. Şeker Yasası (1764), Damga Yasası (1765) ve Townshend Yasaları'nı (1767-1768) içeren bu vergi politikaları, anayasaya aykırı olduklarına inanan birçok Amerikalı kolonici tarafından şiddetle karşı çıktı. Kolonici argümana göre, Amerikalılar krala olan sadakatleri aracılığıyla Britanya İmparatorluğu'na bağlıydılar, ancak temsil edilmedikleri bir yasama organı olan Parlamento'ya hiçbir sadakat borcu yoktu. Dahası, Amerikalılar Yeni Dünya'ya geçmiş olmalarına rağmen, İngiliz anayasasında teminat altına alınan ve kendi koloni tüzüklerinde yer alan İngiliz haklarına hâlâ sahip olduklarını iddia ettiler. Bunlar arasında kendi vergilerini ödeme hakkı da vardı ve bu da Amerikalıların, yalnızca kendi koloni hükümetlerince vergilendirilebileceklerini, Britanya Parlamentosu tarafından vergilendirilemeyeceklerini müdafaa etmelerine yol açtı.
Patrick Henry, Parlamento vergilerine karşı çıkan argümanın en açık sözlü müdafiilerinden biri oldu. Nitekim, "temsil olmaksızın vergilendirme" meselesi yaygın bir koloni kaygısı haline gelmeden önce bile, Henry kolonilerin İngiliz müdahalesi olmadan kendi vergi yasalarını yapma haklarını müdafaa ediyordu. 1 Aralık 1763'te, Parson Davası olarak bilinen ünlü bir davada Henry, kralın, Virginia Burgess Meclisi tarafından kabul edilen ve kralın Hususi Konseyi tarafından veto edilen bir vergi politikası olan İki Kuruşluk Yasa'yı iptal etme otoritesine sahip olmadığını müdafaa etti. Tebaasının iradesine müdahale ederek kralın vazifelerini ihmal ettiğini ve artık hükmedecek halde olmadığını ileri süren Henry, bu kışkırtıcı diskurunun mahkeme salonunda Kralcılar tarafından "ihanet" diye bağırılmasına yol açtığını, ancak koloninin Yurtseverler'inin desteğini kazandığını ve 1765'te onu Burgess Meclisi'ne seçtiğini belirtti. Bu vazifesinde Henry, koloninin vatandaşlarının anayasal haklarını teyit ettiği ve Parlamento'nun Damga Vergisi Yasası'nı geçirme otoritesini reddettiği Virginia Kararları'nın kabulüne öncülük etti.
Henry'nin bir Vatansever olarak ünü arttıkça, Britanya ile koloniler arasındaki münasebetler kötüleşmeye devam etti. 1774'te, Boston Çay Partisi esnasında Doğu Hindistan Şirketi çayının imha edilmesine tepki olarak Parlamento, Boston limanını ticarete kapatarak, askeri bir vali tayin ederek ve Boston'a İngiliz askerleriyle garnizon kurarak Boston kasabasını cezalandırmayı amaçlayan Katlanılamaz (Tahammül Edilemez) Yasalar'ı kabul etti. Massachusetts milisleri İngiliz birlikleriyle muhtemel bir çatışmaya hazırlanırken, Burgess Meclisi, Virginia'nın kardeş kolonisine desteğini açıkladı ve bu da Vali Lord Dunmore tarafından Meclis'in feshedilmesine yol açtı. Virginia Konvansiyonu, Burgess Meclisi yerine toplandı ve İkinci Konvansiyon 20 Mart 1775'te Richmond'daki St. John's Episcopal Kilisesi'nde toplandı. Toplantıda Henry, kraliyet otoritesinden bağımsız bir Virginia milis gücü kurulmasını teklif etti ve Britanya ile savaşın bu noktada kaçınılmaz olduğunu ve Virginia'nın hazır olması gerektiğini müdafaa etti. 23 Mart'ta, Henry'nin teklifleri üzerine yapılan müzakere esnasında, Amerikan hürriyetlerinin müdafaası için savaşın elzem olduğunu savunan "Ya Hürriyet ya Ölüm" konuşmasını yaptı.
Konuşma
Başkan Bey: Az önce Meclis'e hitap eden çok kıymetli beyefendilerin yurtseverliği ve kabiliyetleri mevzusunda benden daha fazla düşünen kimse yoktur. Lakin farklı insanlar genelde aynı mevzuya farklı açılardan bakarlar; bu sebeple, onlarınkine tamamen zıt karakterde görüşlere sahip olsam da, düşüncelerimi hür ve çekincesizce dile getirmemin bu beyefendilere saygısızlık olarak idrak edilmeyeceğini ümit ediyorum. Şimdi tören zamanı değil. Meclis'teki mevzu, bu ülke için çok önemli. Kendi adıma, bunu bir hürrriyet yahut esaret meselesinden başka bir şey olarak görmüyorum; ve mevzunun büyüklüğüne nispetle münakaşa hürriyeti de olmalı. Ancak bu şekilde hakikate ulaşmayı ve Tanrı ile ülkemize karşı taşıdığımız büyük mesuliyeti yerine getirmeyi umabiliriz. Böyle bir zamanda, gücendirme korkusuyla düşüncelerimi kendime saklarsam, kendimi ülkeme ihanet etmiş ve bütün dünyevi krallardan daha çok saygı duyduğum Cennetin Yücesi'ne karşı sadakatsizlik etmiş sayarım.
Sayın Başkan, ümit ilüzyonlarına kapılmak insanın tabiatında vardır. Acı verici bir gerçeğe gözlerimizi kapatıp, bizi canavara dönüştürene kadar o sirenin şarkısını dinlemeye meyilliyiz. Hürriyet için büyük ve çetin bir mücadeleye girişen bilge insanların vazifesi bu mudur? Gözleri olduğu halde görmeyen, kulakları olduğu halde duymayan, dünyevi kurtuluşlarıyla yakından alakalı olan şeylerden biri olmaya mı meyilliyiz? Bana gelince, ne kadar ruhani bir acıya mal olursa olsun, bütün gerçeği öğrenmeye, en kötüsünü bilmeye ve ona göre davranmaya hazırım.
Ayaklarımı yönlendiren tek bir lambam var, o da tecrübemin lambası. Geleceği geçmişten başka bir şekilde yargılamanın bir yolunu bilmiyorum. Geçmişe bakarak, son on yıldır İngiliz nezaretinin davranışlarında, beyefendilerin kendilerini ve Meclisi avutmaktan hoşlandıkları ümitleri haklı çıkaracak ne olduğunu bilmek istiyorum. Son zamanlarda maruzatımızın kabul edildiği o sinsi gülümseme mi? İnanmayın efendim; ayaklarınıza bir tuzak olacak. Bir öpücükle ihanete uğramaya izin vermeyin. Maruzatımızın bu nazik kabulünün, sularımızı kaplayan ve topraklarımızı karartan o savaşçı hazırlıklarla nasıl uyuştuğunu kendinize sorun. Sevgi ve mutabakat yolunda filolar ve ordular gerekir mi? Mutabakata o kadar isteksiz mi davrandık ki, sevgimizi geri kazanmak için güç kullanmaya mecbur kalalım? Kendimizi kandırmayalım efendim. Bunlar savaş ve boyun eğdirmenin vasıtalarıdır; kralların başvurduğu son argümanlardır.
Beyefendiler soruyorum, efendim, maksadı bizi teslim olmaya mecbur etmek değilse, bu askeri düzen ne anlama gelmekte? Beyefendiler bunun için başka bir sebep bulabilirler mi? Büyük Britanya'nın dünyanın bu bölgesinde, bütün bu donanma ve orduların toplanmasını isteyecek bir düşmanı var mı? Hayır efendim, yok. Bunlar bizim için var: başka hiçbir şey için olamazlar. İngiliz nezaretinin uzun zamandır ördüğü zincirleri bize bağlamak ve perçinlemek için gönderildiler. Peki onlara karşı ne diyeceğiz? Münakaşaya mı çalışalım? Efendim, bunu son on yıldır deniyoruz. Bu mevzuda sunabileceğimiz yeni bir şey var mı? Hiçbir şey. Mevzuyu mümkün olan her açıdan ele aldık; ama hepsi boşuna. Yalvarışlara ve yakarışlara mı başvuracağız? Daha önce tüketilmemiş hangi şartları bulacağız? Yalvarırım efendim, kendimizi kandırmayalım.
Efendim, yaklaşan fırtınaya mani olmak için elimizden gelen her şeyi yaptık. Maruzat verdik; itiraz ettik; yalvardık; tahtın önünde secde ettik ve nezaret ile Parlamento'nun zalim ellerini durdurmak için müdahalesini rica ettik. Maruzatlarımız önemsenmedi; itirazlarımız daha fazla şiddet ve hakarete yol açtı; yalvarışlarımız dikkate alınmadı; ve tahtın ayağından aşağılanarak reddedildik! Bütün bunlardan sonra, boşuna barış ve mutabakat ümidine kapılmayalım. Artık ümide yer yok. Hür olmak istiyorsak -uzun zamandır mücadele ettiğimiz o paha biçilmez imtiyazları dokunulmaz kılmak istiyorsak- uzun zamandır verdiğimiz ve mücadelemizin şanlı gayesine ulaşana kadar asla terk etmeyeceğimize söz verdiğimiz asil mücadeleyi alçakça terk etmek istemiyorsak, savaşmalıyız! Tekrar ediyorum efendim, savaşmalıyız! Silahlara ve her şeye kadir Tanrı'ya yalvarmaktan başka çaremiz yok!
Bize efendim, zayıf olduğumuzu, böylesine zorlu bir hasımla baş edemeyeceğimizi söylüyorlar. Peki ne zaman güçleneceğiz? Gelecek hafta mı, gelecek yıl mı? Tamamen silahsızlandırıldığımızda ve her eve bir İngiliz muhafızı yerleştirildiğinde mi? Kararsızlık ve eylemsizlikle mi güç toplayacağız? Düşmanlarımız bizi el ve ayaklarıyla bağlayana kadar sırtüstü yatıp ümidin aldatıcı hayaletine sarılarak mı tesirli bir mukavemetin vasıtalarını elde edeceğiz? Efendim, tabiatın Tanrısı'nın bize verdiği vasıtaları doğru kullanırsak zayıf değiliz. Hürriyetin mukaddes davası uğruna silahlanmış milyonlarca insan, sahip olduğumuz böyle bir ülkede, düşmanımızın bize karşı gönderebileceği herhangi bir kuvvete karşı yenilmezdir. Ayrıca efendim, savaşlarımızı tek başımıza vermeyeceğiz. Milletlerin kaderini idare eden ve bizim için savaşacak dostlar yetiştirecek adil bir Tanrı vardır. Efendim, savaş yalnız güçlüler için değil; uyanık, aktif ve cesur olanlar içindir. Ayrıca efendim, bizim bir seçimimiz yok. Eğer onu arzulayacak kadar alçak olsak da, mücadeleden çekilmek için artık çok geç. Teslimiyet ve esaretten başka geri çekilme yoktur! Zincirlerimiz döküldü! Şangırtıları Boston ovalarında duyulabilir! Savaş kaçınılmazdır ve gelsin! Tekrar ediyorum efendim, gelsin.
Efendim, meseleyi hafifletmenin bir manası yok. Beyefendiler "Barış, Barış!" diye bağırabilirler ama barış yok. Savaş gerçekten başladı! Kuzeyden esen bir sonraki fırtına, kulaklarımıza gürleyen silahların çarpışmasını getirecek! Kardeşlerimiz çoktan harp sahasına çıktı! Neden burada boş duruyoruz? Beyefendiler ne istiyor? Ne elde edecekler? Hayat o kadar kıymetli, barış o kadar tatlı mı ki zincirler ve kölelik pahasına satın alınsın? Aman Tanrım! Başkalarının ne yapacağını bilmiyorum; ama bana gelince, bana ya hürriyet verin ya da ölüm!
(Campbell, 128-130; Colonial Williamsburg; Avolon Projesi).
Tesirleri ve Mirası
Henry'nin konuşması, Henry konuşmasını bitirdikten sonra birkaç dakika boyunca düşünceli bir sessizlik içinde oturan dinleyiciler üzerinde derin bir tesir bıraktı. Toplantıda hazır bulunan George Washington, Henry'nin konuşmasını yüzünde "ülkesinin kaderi üzerine derin düşüncelere dalmış bir zihin" ifadesiyle dinlerken, bir diğer dinleyici, Albay Edward Carrington, Henry'nin belagatinden o kadar etkilendi ki, o kilisede gömülmek istedi; Carrington'ın isteği, 35 yıl sonra öldüğünde yerine getirildi (Campbell, 131). Henry'nin konuşması, nihayetinde Konvansiyonu harekete geçilmesi gerektiğine ikna etti ve koloninin müdafaasına nezaret etmek üzere bir komite kuruldu; Henry, Washington, Thomas Jefferson, Richard Henry Lee ve diğerlerinin de yer aldığı komitenin reisliğine tayin edildi.
Konuşmanın tam zamanında yapıldığı ispatlandı. Virginia valisi Lord Dunmore, Virginia Vatanseverlerinin militan tavırlarından endişelenmiş ve Williamsburg'daki barut deposunu, Henry'nin yeni topladığı milislerin eline geçmeden önce ele geçirmeye karar vermişti. 20 Nisan 1775'te Dunmore, depoyu ele geçirmek için İngiliz askerlerini göndermiş ve bu durum koloni çağında büyük bir öfkeye yol açmıştı. Buna karşılık Henry, milislerinden küçük bir grubu bizzat Williamsburg'a götürmüş ve bu vaziyet Dunmore'un birlikleriyle Virginia milisleri arasında bir karşı karşıya gelişe sebep olmuştu. Dunmore, Henry'ye "çalınan" barut için 330 sterlin tazminat ödeyerek sözde Barut Vakası'nı sona erdirdiğinde şiddete mani olunmuştu; ama, bir gün önce Lexington ve Concord Muharebeleri'nin yaşandığı ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın (1775-1783) başladığı Massachusetts'te kan dökülmüştü. Emniyetinden endişe eden Dunmore, Kraliyet Donanması'na ait bir gemiyle koloniyi tahliye etti. Amerika Birleşik Devletleri Temmuz 1776'da istiklalini ilan ettikten sonra, Patrick Henry Virginia Eyaleti'nin ilk valisi oldu.
Bugün, "Bana hürriyet verin ya da ölüm" ifadesi, Amerikan Devrimi'nden çıkan en meşhur ifadelerden biri olmaya devam ediyor. Ortaya çıkışından bu yana geçen iki asır boyunca, birçok politikacı ve aktivist tarafından iktibas edilmiş ve çeşitli devrimci ve siyasi hareketlerde slogan olarak kullanılmıştır.
Neşir ve Gerçeklik Meselesi
Henry'nin konuşmasının tam metni, yapıldıktan 42 yıl sonra, 1817'ye kadar basılmadı. Henry'nin ilk biyografisi olan ve William Wirt tarafından yazılan Patrick Henry'nin Hayat ve Şahsiyeri Üzerine Eskizler'de yer aldı. Wirt, bulabildiği hayatta kalan görgü tanıklarıyla konuşarak ve Henry'nin konuşmasından parçalar içeren birkaç ikinci el kaynağa danışarak konuşmayı yeniden oluşturmaya başladı. Wirt, metnin çoğunu, konuşmada hazır bulunan ve kısa bir süre sonra metni yazdığını iddia eden Yargıç St. George Tucker'dan aldı.
Wirt'in biyografisinin neşrinden 1970'lere kadar, konuşma metni umumi olarak doğru kabul edildi. Ancak, bazı yeni akademisyenler, Wirt'ün Henry'nin sözlerini yeniden oluştururken ne kadar artistik serbestlik kullandığını sorgulamaya başladı; hatta bazıları Henry'nin ünlü "bana ya hürriyet verin ya da ölüm" ifadesini gerçekten söyleyip söylemediğinden bile şüphe ediyor. Lakin bu sözler Henry'nin, Wirt'in yahut da başkasının olsun, bu ifade kesinlikle hem Henry'nin ana noktalarını hem de Amerikan Bağımsızlık Savaşı'na giden süreçte birçok kolonicinin tavrını hülasa ediyor.

