Almanya, Birinci Dünya Savaşına (1914-1918) kendi silahlı kuvvetlerinin, Fransa ve ardından da Rusya’ya karşı kısa sürede kesin bir zafer kazanabileceği inancıyla başlamıştı. Oysa yaşanan gerçeklik, daha fazla ülkenin dâhil olduğu ve beş yıl süren küresel bir savaşla çok daha karmaşık bir hal almıştı. Bu makalenin alternatif bir başlığı elbette “Müttefikler Savaşı Nasıl Kazandı?” olabilirdi. Kuşkusuz Müttefikler, Almanya’yı yenmek için cesaret ve kararlılıkla savaşmışlardı, ancak Almanya’nın çoğu zaman kendi kendisinin en büyük düşmanı olduğu da doğrudur. En sonunda adalet yerini bulmuş ve saldıran ülkeler, yaklaşık 16 milyon insanın ölümüne ve daha fazla sayıda insanın yaralı olmasına neden olan küresel bir savaşı kaybetmişlerdir.
Almanya’nın Birinci Dünya Savaşını Kaybetme Nedenleri:
- Almanya müttefikleri, karşı taraf müttefiklerine nazaran çok zayıf idiler.
- Almanya’nın 1914 yılında hazırladığı Schlieffen Planının ciddi hataları vardı ve kötü uygulanmıştı.
- Almanya dört yıl boyunca iki cephede savaşmak zorunda kalmıştı: Batı ve Doğu cepheleri
- Müttefikler Alman işgalini abzorbe etmeyi, direnmeyi ve geri püskürtmeyi başarmışlardı.
- Almanya hiçbir zaman tam anlamıyla bir savaş ekonomisini uygulamamıştı
- Müttefiklerin Almanya’ya karşı uyguladığı deniz ablukası, Almanya’yı kömür gibi hayati düzeyde bazı kaynaklardan mahrum bırakmıştı
- Alman denizaltı (U-boat) harekâtı, mayınların, hava desteğin ve konvoy sisteminin kullanımı marifetiyle müttefik donanma ve ticaret gemilerini imha etmede başarısız olmuştu.
- Almanya, özellikle savaş gemileri, Zeplin hava gemileri ve devasa topçu birlikleri gibi, stratejik bir amaca hizmet etmeyen silahlara yatırım yapmıştı
- Alman generalleri modern savaşta tankların potansiyelini hiçbir zaman kavrayamamışlardı
- Alman generalleri genellikle saha taarruzunda, genel stratejisinin bir parçası olmayan hedeflerin peşinde koşmuşlardı
- Alman Ordusu, sahada ilerlerken cephedeki birliklerine ikmal sağlamak üzere yeterli demiryolu veya motorlu taşıma ağına sahip değildi
- Müttefiklerin aksine, Alman Ordusu savaş cephelerindeki birliklerinde rotasyon yapmamıştı; bu durum askerlerin yorulmasına ve birliklerin yıpranmasına neden olmuştu
- Almanya’nın sınırsız denizaltı savaşı, Birleşik Devletlerin savaşa katılma kararını etkilemişti
- 1918 yılında Birleşik Devletlerden büyük bir malzeme ve asker sevkiyatı olmuştu
- Almanya, müttefiklerin birleşik silahları kullanmasına (topçu, piyade, uçak ve tank) hiçbir karşılık verememişti
- 1918 yılına gelindiğinde Almanya, sahada savaşan ordularının büyüklüğü veya teçhizat teknolojisi açısından müttefik güçleriyle rekabet edemez hale gelmişti.
- 1918 yılı ortalarına doğru, moralleri çökmüş Alman askerleri ve sivil halk giderek daha fazla barış çağrısında bulunmaya başlamışlardı.
Almanya’nın Zayıf Müttefikleri
Almanya’nın küresel bir savaşı kazanma girişiminde ilk sorunu; az asyıda müttefik tarafa sahip olması ve bu müttefiklerin askeri açıdan çok güçlü olmasıydı. Birinci Dünya Savaşı öncesi ittifak sisteminde, Fransa, Rusya ve Britanya’dan oluşan Üçlü İttilaf, Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan Üçlü İttifak ile karşı karşıya kalmıştı. Avusturaya-Macaristan’ın eski bir ordusu olduğu ve İtalya’nın tamamen güvenilmez bir müttefik olduğu göz önünde alındığında, Üçlü İttifak kâğıt üzerinde en zayıf olarak kalmış ve bu durum İtalya’nın daha sonra Üçlü İttilaf grubuna katılmasıyla da kanıtlanmıştı. Almanya’ya Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan gibi devletler katılmış, ancak bu devletlerden hiç birinin birinci sınıf ordusu veya donanması yoktu. Son olarak, Alman İmparatorluğu, Fransa ve İngiltere İmparatorluklarına kıyasla çok daha küçüktü. Güney Batı Afrika ve Yeni Gine gibi Alman kolonileri, Avrupa’da bir savaş olması halinde insan gücü ve malzeme açısından Almanya’ya yeni bir yardım sağlayabilecek durumda değillerdi. Almanya, müttefiklerini sürekli desteklemek zorundaydı, çünkü “müttefiklerine önemli mali ve malzeme yardım sağlamadan, silah, mühimat ve asker göndermeden çeşitli cephelerde ayakta kalamazdı” (Winter, 168). Bu müttefiklerin yenilgiye uğramaları durumunda ve düşman tarafın yalnızca Almanya üzerine odaklanabileceğinde, “Almanya’nın daha fazla direnmesi imkânsız hale gelecekti” (ibid/a.g.e) )
Öte yandan, işler kızıştığı zaman, Fransa’nın, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletlerinden (ABD) oluşan müttefikleri güçlü bir ortaklık kurmak üzere birlikte çalışma yürütmüşlerdi. Fransa kolonilerinden (yaklaşık yarım milyon erkek) ve de İngiliz İmparatorluğu bazı bölgelerinden (özellikle Kanda, Avusturalya, Yeni Zelenda ve Hindistan) önemli oranda yardım gelmişti. Diğer önemli müttefikleri Belçika, İtalya, Japonya ve 1917’ye kadar Rusya idi. Bu devletlerin hepsinin savaşa katılmada kendilerine göre amaçları vardı, ancak ortak bir nedenleri, aşırı saldırgan bir Almanya’nın Avrupa’ya hâkim olmasını engellemekti. Almanya müttefiklerinin ise böyle bir amacı yoktu.
Amerika Birleşik Devletleri ordusu savaşa ancak son yılda katılmış olsa da, ABD yönetimi çatışma boyunca müttefiklerine mali yardım ve malzeme desteği sağlamıştı. ABD, savaş sonuna kadar müttefiklerine 10 milyar dolar borç vermişti. Silah, mühimat ve yiyecek madeleri Atlantik ötesine gönderilerek denizaltı tehdidine karşı konulmuş ve Müttefiklere savaş alanında, denizde ve havada Almanya gücüne karşılık gelme ve hatta onun gücünü aşma imkânı verilmişti.
Schliefen Planının Başarızsızlığı
Schlieffen Planı 1905 yılında hazırlanmış ve daha sonra üzerinde değişiklik yapılmıştı. Plan, esas itibarıyle, Fransa’ya saldırıp onu savaştan yenmek, belki de altı haftalık zaman zarfında, Fransa’yı hızla saf dışı bırakmak ve ardından Almanya’nın doğuda Rusya üzerine odaklanmasını sağlamak hedefi üzerine hazırlanmıştı. Alman generalleri bile planın çok iddalı olduğunu ve Alman ordusunun muhtemel hedeflerine ulaşmak üzere yeterince büyük olmadığını kabul etmişlerdi. Nitekim Fransız ordusunun başka bir yerde seferber olması ihtimaline karşı saldırının bir kanadını küçültmekle kalmamış, aynı zamanda Hollanda’dan geçen yol tarafsız Belçika’ya karşı daraltılarak lojistik bir darboğaz oluşturulmuştu.
Hazırlanan plan, nihayet 1914 yılı, Ağustos ayında uygulamaya konulduğu zaman, Müttefikler beklenenden daha dirençli olduklarını kanıtlamışlardı; bu direnç gösterme durumu, Belçika’nın iyi inşa edilmiş kalelerinin savunmasıyla başlamıştı. Müttefikler, neredeyse her yerde geri püskürtülmelerine rağmen, Eylül ayında Birinci Marne Muharebesinde Almanya’nın ilerleyişine karşı saldırı başlatmayı başarmışlardı. Her iki taraf da daha sonra savunma odaklı ve statik bir cephede mevzilenerek, savaşın son yılına kadar kırılmayacak bir çıkmaz durum yaratmıştı. Ancak Almanya uzun bir savaşa hazır değildi.
Schliefen Planının başka sonuçları da olmuştu. Almanya, ordusunu Belçika üzerinden seferber ederek savşı başlatmış ve açıkça saldırgan taraf olmuştu. Müttefik birlikleri, kendi topraklarını veya müttefik ülke topraklarını Alman işgalcilerinden temizlemek amacıyla savaşıyorlardı; bu durum, Müttefikler tarafının moralini çatışma süresi boyunca güçlü kalmasını sağlamıştı. Alman birlikleri ise, vatanı savunmak yerine Alman imparatorluğu genişlemesi için savaşıyorlardı.
Schlieffen Planının başarısızlığa uğraması, Alman Ordusu komuta kademesinde derin bir kusuru ortaya çıkarmıştı. Alman ve Prusya orduları uzun zamana dayalı geleneğinde, Alman Ordu Yüksek Komutanlığı, sahada görev yapan generallerine ortaya çıkan olası fırsatlardan yararlanıp yararlanmama konusunda kendilerinin karar alması imkânı sağlamıştı. Bu yaklaşım Alman ordularının, bazen düşman tarafın zayıf noktalarından yararlanmak üzere, aşırı ilerlemeye sürüklenmelerine ve bu ilerleme sonucunda bitkin birliklerin savunmasız çıkıntı cephe durumları yaratmasına yol açmıştı. Ve yaratılmış bu durum aynı zamanda harekâtın daha önemli genel stratejik hedefinin de gerçekleştirilememesi anlamına da geliyordu. Geri çekilen Fransız ordusunu takip edip yok etmek üzere Paris’i ele geçirme hedefi bir kenara bırakıldığı zaman Schlieffen Planı başarısızlığında tam olarak bu yaşanmıştı. Bu hedef hiçbir zaman gerçekleştirilememiş, sonuç olarak Alman ordusu bir kanadını düşman saldırısına açık hale getirmişti. Alman generaleri, savaş süresi boyunca, birçok cephede kısa vadeli şöhret için iyi bir başlangıç yapma ve genel operasyon hedefine ulaşma fırsatını heba etmişlerdir.
Sonuç olarak, Shclieffen Planının uygulamaya konulması, orduların harita üzerinde sevk ve idare etmesinin bir konu; aylarca savaşmaları için gereken mühimatı, yiyeceği ve takviye birliklerini sağlamanın başka bir konu olduğunu göstermiştir. Schlieffen Planını uygulayan öncü birlikler, sadece birkaç hafta sonra bunların hepsinde mahrum kalmışlardı. Aslında, ilerlemedeki başarıları, aynı zamanda tedarik hatlarının giderek daha da zayıflamasına yol açmıştı. Modern dönem savaşın lojistik zorluklarını karşılayamamak, Alman ordusunun savaş süresi boyunca en büyük zayıf noktası (Aşil topuğu) olmuştur.
Silah ve Lozistik Arızaları
Savaşın ilk yıllarında Alman silahlanma yapısı üstünlük sağlamıştı; MG08 makineli tüfek gibi silahlar, hücüm eden piyade gücüne karşı ölümcül olmuşlardı. Almanlar ateşli silahlarının mucitleri ve zehirli gazın ilk kullanıcıları olmuşlardı, ancak bu silahlara karşı mücadelede en sonunda başa çıkılmıştı. Keskin nişancılar, sırtında yakıt tankı taşıyan kişiyi öncelikle hedef almayı başarmışlardı ve gaz maskelerinin dağıtılması, gaz mermilerinin en kötü etkilerini ortadan kaldırmaya yardımcı olmuştu.
Almanların büyük vaatlerde bulundukarı ancak başarısız oldukları diğer bir yeniliği ise düşman tarafın sivil nüfusu bombalamak için Zeplin hava gemilerini kulanmaları olmuştu. Paris, Londra ve birçok başka şehirler vurulmuş, ancak kullanılan bombaların sınırlı teknolojisi, hava gemilerinin sınırlı sayısı ve Zeplinlerin daha hızlı savaş uçaklarına karşı savunmasız durumda kalması, Birinci Dünya Savaşında Zeplin bombardıman saldırılarının stratejik bir amaca ulaşmada nihayetinde başarısız oldukları anlamına geliyordu. Savaş boyunca yapılan bütün propaganda çalışmalarına rağmen, Zeplinler düşman tarafın altyapısına ciddi bir zarar verememiş veya sivil morali üzerine kalıcı bir etki yaratamamıştı.
Savaşta ilerleme oldukça, askeri yenilik konusunda ustalıklarını kanıtlayan Müttefikler olmuşlardı. Buna karşılık, kıdemli alman generalleri, tank gibi modern silahlar potansiyelini veya bütün kuvvetlerin (topçu, piyade, tank ve hava desteği) konuşlandırılması faydalarını görememişlerdi. Gerçekte, Müttefik generallerinin tankların en iyi nasıl konuşlandırılmasının faydalarını görememişlerdi. Gerçekte, Müttefik generallerin tankları en iyi nasıl konuşlandırılması gerektiğini anlamaları çok uzun zaman almıştı, ancak 1917 yılı, Kasım-Aralık aylarında Cambrai Muharebesinde toplu kullanım faydaları, tankların büyük değeri kanıtlanmıştı. Almanya bu dersi çok geç bir zamanda almıştı ve askeri tarihçi Robert J. Keen’in belirtiği gibi, “Almanya’nın tank geliştirme konusunda Müttefiklerle boy ölçüşememesi, savaşın en kötü askeri yanlış hesaplarından biri olarak değerlendirilmelidir” (410).
Alman Ordusu, yeterli ulaşım aracına sahip olmadığı için askerlerine yeterli yiyecek ve malzeme tedarik edemiyordu. Alman Ordusu sahada ilerleme kaydederken demiryolu hatları gerilerde kalmış ve atlara olan bağımlılığı gerçek bir zayıflık olarak ortaya çıkmıştı. Alman Ordusunun 1918 yılında sadece 23.000 kamyonu varken, Müttefiklerin ise 100.000 kamyonu vardı. Ayrıca, Müttefiklerin Almanya’ya uyguladığı abluka, malzeme kıtlığına da yol açmıştı. Bu zayıflığa rağmen, Alman ekonomisini tam anlamıyla savaş ekonomisine dönüştürme çabası kararı ancak 1918 yılı yazında alınmıştı.
Almanya’nın fırtına birliklerini kurma fikri mükkemel olmuştu – en iyi askerleri en yeni silahlarla donatarak küçük gruplar halinde seferber ederek düşman hatlarında ve gerisinde kaos yaratmak – ancak, bu askeri taktik doğası gereği sürekli yüksek kayıplara yol açmış ve Almanya böylece en iyi birliklerini erken yıpratmıştı. Dahası, Alman Ordusu, Müttefiklerin cephenin en şiddetli noktalarında her zaman savaş halinde olmayan askerlerine uyguladıkları rotasyon yöntemini benimsememiş, ancak bu yöntem yerine hem fiziksel ve hem de zihinsel olark biraz toparlayabilecekleri daha sakin bölgelere göndermeyi tercih etmiştir.
Deniz Savaşını Kaybetmek
Savaş başlamadan önce bile Almanya’nın önemli iki sorunu vardı: Birincisi, Fransa ordusuna meydan okuyacak büyük bir kara ordusunu kurmak, ikincisi ise İngiltere donanmasına meydan okuyacak büyük bir deniz filosunu kurmak. Bu gerçekten de zor bir işti. İngiliz-Alman Silahlanma Yarışı dramı, 20.yüzyılın ilk on yılında haber editörlerini adeta büyülemişti, ancak bu yarış, Almanya’nın kazanmayacağı bir yarıştı. 1914 yılında hala dünyanın en zengin ülkesi olan Britanya, özellikle İngiliz küresel imparatorluğunun birçok uzak noktaları arasında hayati düzeyde deniz bağlantıları olan Kraliyet Donanması söz konusu olduğunda, herhangi bir silahlanma yarışında her zaman önde kalmaya kesinlikle kararlıydı. Bu imparatorluk, 50’den fazla ülkede yaklaşık olarak 400 milyon insanı kapsıyordu. Almanya gemilere sahip olma hedefinde büyük yatırım yapmış, ancak dünyanın sadece ikinci büyük donanmasına sahip olmuştu. 1914 yılına gelindiğinde, büyük yatırım yapmış İngiltere, Almanya’dan iki kat daha fazla zırhlı savaş gemisine ve üstün sayıda savaş kruvazörlerine sahip olmuştu.
Alman askeri makamları, silahlanma yarışında ikinci olmanın ötesinde, yanlış türde silahlara yatırım yaptıklarını fark etmişlerdi. Savaş gemilerinin açık denizlerde birbirlerini bombaladığı günler çoktan sona ermişti. Birinci Dünya Savaşının tek büyük deniz muharebesi, 1916 yılı, Mayıs-Haziran aylarında meydana gelen Jutland Muharebesi olmuştu. Her iki taraf da bir tür zafer kazanma iddiasında bulunmuş, ancak Kraliyet Donanmasının gücü, bundan sonraki süreçte, Alman deniz filolarını savaşın geri kalan kısmında limanda kalmaya ve tehlikeden uzak durmaya mecbur etmiştir. New york Times’ın o döneme dair bir sayı baskısında şöyle deniliyordu: “Alman Donanması gardiyanına saldırmış, ama hala da hapiste” (Winter, 335).
Almanya daha sonra düşmana zarar vermenin en iyi yolu olarak denizaltı savaşına yönelmiş, ancak bu yönelme tercihinin yüksek komuta kademesince belki de dikkate alınmayan sonuçları da olmuştu. Genel anlamda, Almanya’nın ilk başarılarına rağmen, Müttefik gemilerinin, uzun vadede düşman tarafın yaratacağı kayıpları en aza indirgemek amacıyla silahlı konvoylar, hava desteği ve mayınlar kullanması sonucunda Alman denizaltı saldırısı giderek daha az etkili olmaya başlamıştı. Konvoy sistemi belki de en etkili karşı önlem olmuştu. Savaş sırasında konvoy halinde Atlantik’e geçen 88.000 gemiden sadece 436’sı torpido ile vurulmuştu. Bu torpida saldırları, Müttefiklerin gemileri inşa faaliyeti denizdeki kayıpları telafi edip aşmasına ve hayati önem taşıyan malzemeleri Avrupa’ya ulaşmasına da yol açmıştı. Alman denizaltılarının savaş sırasında 5.000’den fazla Müttefik gemilerini batırmalarına rağmen, Almanya’nın bu savaşı, savaşın ilk başlarında umduğu gibi, sadece denizaltılarla kazanması imkân dâhilinde olmamıştır.
Almanya’nın sınır tanımayan denizaltı savaşını yürütme kararı önemli bazı diplomatik sonuçlar doğurmuştu. 1915 yılı, Mayıs ayında U-20 denizaltısının transatlantik yolcu gemisi RSM Lusitania’yı batırması bu sonuçların en belirgin örneklerinden biri olmuştur. 1198 sivil kayıp arasında 128 ABD vatandaşının da bulunması, Birleşik Devletlerinde Almanya’ya karşı büyük bir öfkeye neden olmuştu. Alman Donanmasının söz konusu gemiyi batırmasının ardından, 1915 yılı, Eylül ayından itibaren Alman denizaltı kaptanlarına kısıtlama getirilmiş, ancak 1917 yılı, Şubat ayından itibaren sınırsız bir savaş yeniden başlamıştı. Savaşın yeniden başlamsı, Meksika–Almanya yeni bir ittifakını öneren Zimmerman telgrafının ortaya çıkması, ABD hükümetini o kadar kızdırmıştı ki, en sonunda, Almanya’ya savaş ilan etmiş ve askeri gücünü Avrupa’da seferber etmeye başlamıştı.
1918 Krizi
Almanya’nın zafer kazanması için son şansı 1918 yılı baharı olmuştu. Rusya, 1917 Bolşevik Devrimi ardından savaştan çekilmiş ve Almanya böylece, Doğu Cephesinden asker ve malzeme çekerek Batı Cephesini önemli ölçüde güçlendirebilmişti. Almanya’nın 44 askeri birliği batıya sevkedilmişti. Bu arada her iki taraf da yaklaşık 4 milyon asker çıkarılabiliyordu, ancak her geçen hafta on binlerce ABD askeri Avrupa’da karaya çıkıyordu. Batı Cephesindeki asker sayısında denge olması uzun sürmemişti. Alman Başkomutanı Genneral Erich von Ludendorff (1865- 1937), şimdi ya da asla diyerek ilerlemek zorunda kalmış ve bu nedenle Alman Bahar Taarruzu veya Ludendorff Taarruzu olarak bilinen beş büyük taarruz başlatılmıştı.
Sonuç olarak, Alman Genaral Ludendorff, Bahar Taarruzunda (ölü veya yaralı olarak) 800.000 kişi kaybetmiş ve bu taarruzla önemli bir stratejik kazanım da elde edilememişti. Alınan ilk başarılara rağmen, Müttefiklerin kontrolünde kalan demiryolu merkezlerini güvence altına alamaması, düşman tarafın istediği zaman ikmal yapmaya devam edebileceği anlamına geliyordu. ABD birliklerinin de dâhil olduğu ilk çatışma 1918 yılı Mayıs ayında gerçekleşmişti. Ağustos ayına gelindiğinde, ABD’nin Fransa’da 1,4 milyon askeri vardı ve her ay 250.000’den fazla asker sevk ediliyordu. Buna karşılık, Almanya’da askere alınacak yedek birlik kalmamıştı, çünkü zorunlu askerlik uygulaması ile diğer endüstriler için hayati önem taşımayıp savaşabilecek yaşta bütün erkekler zaten askere alınmıştı. Askerlik çağına gelip silahaltına alınmaya uygun yaşa gelen bir sonraki kuşak, Kasım ayına kadar askere alınmaya elverişli bir kuşak olmayacak ve eğitimleride zaten birkaç ay sürecek. General Ludendorff son atışını yapmış ve hedefini de ıskalamıştı.
Yetersiz beslenen ve aşırı yıpranan Aşlman askerlerinin morali son derece düşüktü ve isyan havası da esiyordu. Alman subayları, askerlerin silahlarını bırakıp buldukları Müttefik taraf malzemelerini tüketmelerini engellemekten zorlanıyorlardı. Kötü erzakların yanı sıra Alman moraline diğer bir darbe de İspanyol gribinin yayılması olmuştu. 1918 yılı grip pandemisi, Müttefiklerden birkaç hafta önce Alman hatlarına yayılmış ve Haziran ayında 500.000 askeri cephelerden uzaklaştırarak 13 tümenin savaş kabiliyetini ciddi bir şekilde etkilemişti. Aslında bu iki sorun birbirleriyle yakından ilişkiliydi, çünkü Alman askerlerinin daha kötü şartlarda beslenmesi, virüsün yayılmasına karşı direncin Müttefik ordularında savaşan askerlere göre çok daha düşük olduğu anlamına geliyordu.
Almanya’nın sayıca yetersiz kaldığı tek alan insan gücü değildi.1918 yılına gelindiğinde, Müttefik uçakları sıyısı Alman uçaklarından 5 kat daha fazlaydı. Müttfik uçakları, Alman topçu mevzilerini ve en güçlü savunma noktalarını tespit etmek üzere kullanılıyordu. Müttefik uçakları, Alman hava kuvvetlerinin sahada görev yapan komutanlarına gerekli hizmeti sağlayamamasına neden oluyordu. Tanklar açısından ise daha da büyük bir eşitsizlik vardı. Müttefikler 1918 yılında 800 tank sahaya sürebilirken, Almanya’nın sadece on tankı vardı.
Müttefikler, 1918 yılı, Temmuz ayında İkinci Morne Muharebesi Bahar Taarruzuna karşı bir saldırı başlatmışlardı ve ardından da 100 Günlük Taarruz olarak adlandırılan harekâta devam etmişlerdi. Ağustos ayında Amiens Muharebesi gibi ezici zaferler elde edilmişti. Almanya, Müttefiklerin üstün asker sayısına veya birleşik silah kullanımına karşı hiçbir çözüm bulamamıştı.
Müttefikler 100 gün içinde 363.000 Alman askerini (sahadaki ordunun % 25’i) esir almış ve 6.400 topunu (Batı Cephesinde bütün Alman toplarını % 50’si) ele geçirmişti. Bu rakamlar, Müttefiklerin strateji etkinliğini ve Alman askerlerinin düşük moralini göstermektedir (Winter, 170)
Alman Kara Ordusunda, donanmasında ve yurt içinde siviller arasında huzursuzluk eşi ve benzeri görülmemiş seviyelere ulaşınca, savaş 1918 yılında Almanya ile imzalanan ateşkesle sona ermişti. İmparator Wilhelm III (1859-1941) tahtan feragat etmek zorunda kalmıştı. Versay Antlaşmasıyla öngörülen barış şartlarına göre, Almanya savaş suçu sorumluluğunu kebul etmek, savaştan galip çıkan ülkelere tazminat ödemek, silahlı kuvvetleri gücüne kısıtlama getirmek, igal ettiği bazı toprakları ve bütün kolonilerini terk etmek zorunda kalmıştır.
