Gök Varlıkları: Gök Gürültüsü ve Yardımcıları, Cayuga, Mohawk, Onaida, Onondaga, Seneca ve Tuscarora uluslarından oluşan Altı Uluslu Haudenosaunee (Irokua) Konfederasyonu'na ait bir efsanedir. Hikayede yanlışları düzelterek ve dünyadaki dengeyi koruyacak Büyük Ruh'a hizmet eden "Gök Gürültüleri" (Thunders) olarak bilinen doğaüstü varlıklar anlatılmaktadır.
Haudenosaunee (Irokua) Konfederasyonu'nun kökenleri, Büyük Barış Elçisi Dekanawida'nın, ulusları bir araya getirmek ve barışı tesis etmek üzere Büyük Ruh (Hawenneyu) tarafından gönderilmesine dayanır. Bu hikaye, De-Ka-Nah-Wi-Da ve Hiawatha adlı eserde bütünüyle anlatılmaktadır. Irokua halkı, dünyadaki canlıların yaşamını gözetmesi konusunda Büyük Ruh'a yardımcı olan, hem yüksek alemlerde hem de yeryüzünde yaşayan çok sayıda ruh olduğuna inanır. Bu ruhlar arasında, bereket veren yağmuru getiren Gök Gürültüsü (Thunder) ile haksızlığa uğrayan masumlara yardım ederek ve onlara haksızlık edenleri cezalandırarak dünyadaki dengeyi sağlayan Dört Gök Gürültüsü (Four Thunders) da yer alır.
Bazen, bu hikayede de görüldüğü üzere, Gök Gürültüleri (Thunders) acının doğrudan nedenini ortadan kaldırırken, diğer kötülük yapanların kendi yanlışlarıyla yüzleşmelerine izin verir. Hikayenin genç kahramanı, kendisine ihanet eden arkadaşları hakkında "tek bir kötü söz bile söylemez" ve Gök Görültülerinin onun affediciliğinden etkilenerek bu iki kişiyi kendi hallerine bıraktığı varsayılır (Marriott/ Rachlin, 39). Ancak diğer durumlarda Gök Gürültüleri, dünyada dengesizliğe ve acıya neden olan kötülük unsurunu ortadan kaldırana kadar müdehalelerini sürdürürler.
Kuzey Amerika'daki diğer yerli halklarda olduğu gibi, Irokua halkı da kötülüğün yaratılmış dünyanın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanmaz; aksine kötülüğün, insan ya da doğaüstü varlık farketmeksizin, Büyük Ruh'un iradesine aykırı seçimlerde bulunan ve özellikle kendi ihtiyaç ve çıkarlarının üzerinde tutan varlıklardan kaynaklandığına inanır. Irakua inancına göre, bu ruhlar ve insanlar Gök Gürültüleri'nin (Thunders) sağladığı adaletten asla kaçamazlar. Bu nedenle kişi ne kadar büyük bir acı çekiyor olursa olsun, Mutlak İyiliğin hizmetinde olan bu güçlü varlıkların yardım etmek üzere her zaman hazır bulunduğuna inanarak teselli bulabilir; onların gelişinin kişinin isteğinden daha uzun sürmesi bu inancı değiştirmez.
Metin
Aşağıdaki metin, Alice Marriott ve Carol K. Rachlin tarafından kaleme alınan American Indian Mythology adlı eserden alınmıştır. Hikaye, birçok farklı şekilde anlatılmış ve The Thunderers adıyla da bilinmektedir. The Thunderers'ın en çok bilinen versiyonu, Amerikalı-Kanadalı etnolog Horatio Hale (1817-1896) tarafından İngilizce olarak kaydedilmiş ve Erminnie A. Smith'in 1883 tarihli Myths of the Iroquois adlı eserinde yayımlanmıştır. Hikayenin aşağıda yer alan versiyonu ise 1960'lı yıllarda Seneca kadını Malinda Peacock tarafından Alice Marriott'a anlatılmıştır.
Çok uzun yıllar önce, günlerden bir gün üç genç adam birlikte ava çıkmış. Bu üç kişi, birbirlerinin hayatlarını kendi hayatlarıymış gibi korumaya söz vermiş çok yakın dostlarmış.
Bu üç çok yakın arkadaş, evlerinden çok uzaktayken içlerinden biri, toprağın üzerine doğru kıvrılmış bir köke takılarak yere sertçe düşmüş. Bacağı, bedeninin altında kalarak geriye doğru kıvrılmış ve arkadaşları onu kaldırdığında bacağının kırıldığını görmüşler.
Yaralı adam, "Beni bırakmayın, dostlarım" diye yalvarmış. "Birbirimize ne söz verdiğimizi biliyorsunuz. Eve, annemin yanına ulaşmama yardım edin; çünkü ona bakacak hiç kimsesi yok" demiş.
Bunun üzerine, yaralanmayan diğer iki genç yardım etmiş. Fidan dallarından ateller yapmışlar ve bunları sarmaşıklarla kırık bacağının etrafına bağlamışlar. Ardından bacağının tamamını ham deriye sarmış ve iki yandan destek olarak arkadaşlarının evine doğru yola çıkmasına yardım etmişler.
Yol aldıkça, yaralı adam arkadaşlarının omuzlarında gittikçe ağırlaşmaya başlamış. Bazen durup onu yere yatırıyor ve dinlenmesine izin veriyorlarmış. Üçü yeniden yola çıktıklarında, yaralı adamı taşıyan iki genç denge bozulmasın diye taşıma sırasında sırayla taraflarını değiştirmişler. Her durduklarında, yaralanmamış olan iki genç daha da yorgun hissediyorlarmış. Birbirlerinin gözlerinin içine, yaralı arkadaşlarının başının üzerinde bakmışlar ve gözleriyle bir plan üzerinde anlaşmışlar.
Sonunda, yüksek bir sırt boyunca güçlükle ilerlerken üçü derin bir vadiye ulaşmış. Orada, yaralanmamış olan iki kişi yakın dostlarını kavrayıp havaya kaldırdıktan sonra adamı vadiden aşağıya bırakmışlar. Ardından iki adam hızla arkasını dönerek köylerine doğru yola koyulmuşlar. Köye girdiklerinde gözlerinden yaşlar süzülerek arkadaşlarının yasını tutmuşlar.
Geri dönen avcıları karşılamaya gelen köylüler, "Ne oldu? Ne oldu?" diye sormaya başlamışlar.
"Ah, zavallı dostumuz!" diye ağıt yakmışlar. "Ormandan geçerken bir düşman bize saldırdı. Onları püskürttük, ancak sonradan gelen başıboş bir ok kardeşimize isabet etti ve o öldü." demişler.
Yaralı adamın annesi, "Ah, oğlum!, oğlum! Yaşlılığımda yapayalnız kaldım, bana bakacak hiç kimsem yok. Zavallı oğlum olmadan nasıl yaşayacağım?" diyerek ağlamış.
"Merak etme anne," diye güvence vermiş arkadaşları "Biz sana bakarız."
"Nasıl huzur bulabilirim?" diye ağıt yakmış anne. "Eğer evde ölmüş olsaydı, kabilesinden olanlar onu gömerdi ve ruhunun güvende olduğunu bilirdim!"
"Bunun için endişelenme," diye güvence vermiş genç adamlar. "Onu derin ve güvenli bir yere gömdük. Hiçbir kötü ruh ona ulaşamaz, hiçbir vahşi hayvan da mezarını kazıp çıkaramaz."
Anne bunun üzerine biraz olsun teselli bulmuş. Zaman geçtikçe, oğlunun acısı yüreğinde hiç dinmese de dışarıdan belli edecek şekilde yas tutmayı bırakmış.
Genç adam, arkadaşlarının onu attığı dağlardaki yarığın dibine düşmüş ve uzun saatler boyunca bilincini kaybetmiş halde orada kalmış. Gözlerini açtığında, yanında oturan yaşlı bir adam görmüş. Yaşlı adamın başının tepesindeki saç tutamı bile diğer saçlarına ulaşmış; uzun, gri saçları ise omuzlarına dökülüyormuş. Arkasında, yarığın yamacında kayaya oyulmuş bir mağara varmış. Avcı bu yaşlı adamda bir tuhaflık hissediyor olsa da ne olduğunu tam anlayamamış.
Genç adam "Sen kimsin?" diye sormuş.
"Ben burada yaşarım," diye cevaplamış yaşlı adam, adını söylemeden. "Burası benim evim. Buraya nasıl geldin? Bacağın kırık olduğuna göre buraya yürüyerek gelmiş olamazsın" demiş.
"Arkadaşlarım beni vadinin kenarından aşağı attılar," diye cevap vermiş genç adam. "Bana bunu nasıl yaptılar? Onlara güvenmiştim; birbirimizle kardeş gibiydik. Evime nasıl döneceğim? Anneme kim bakacak? Beni ölüme terk ettiler."
"Benimle burada kal ve sana söylediklerimi yap; o zaman ölmezsin" demiş yaşlı adam. "Bana riayet edersen her şey yoluna girecek."
"Ne yapmamı istiyorsun?" diye sormuş genç adam.
"Benim için avlanacak birine ihtiyacım var" demiş yaşlı adam. "Artık dışarı çıkıp kendim avlanamayacak kadar yaşlıyım. Seni iyileştirebilirim; ancak bunu yaptığımda burada kalacağına ve avladığın her hayvanı bana getirerek geçimimi sağlayacağına söz vermelisin. Ben senin hayatını kurtaracağım, sen de karşılığında bana bakmalısın" demiş.
Genç adam "Söz veriyorum," demiş.
Yaşlı adam oradan ayrılmış, bir süre sonra yanında bir kase dolusu su ve başka bir kase dolusu şifalı ot ile geri dönmüş. Yaşlı adam, yaralı adamın bandajını çıkartıp atelleri kırık bacağından sökerken otları suya batırmış. Ardından şifalı otlarla hazırladığı kompresleri yaranın üzerine sarmış ve kısa süre içinde bacak iyileşmeye başlamış.
Sonbahar geldiğinde genç adam tamamen iyileşmiş ve her gün ava çıkmaya başlamış. Genellikle yalnızca tek başına taşıyabildiği kadar av bulabiliyormuş; ancak bazen tek bir insanın yüklenip taşıyamayacağı kadar büyük bir geyik ya da Kanada geyiği avlıyormuş. Böyle zamanlarda yaşlı adam dışarı çıkıp gence yardım ediyor ve avladıkları hayvanı birlikte mağaraya taşıyorlarmış. Avcı, mağaranın gizlendiği vadinin dik yamaçlarına tırmanmayı ise hiç denemiyormuş.
Genç adam bütün kış boyunca avlamış. Sonra ilkbahar gelmiş. Ilık rüzgarlar esmeye, hafif yağmurlar yağmaya başlamış. Bütün kış boyunca yuvalarında saklanan hayvanlar ortaya çıkmış ve avlanmak; soğuk havalardakinden daha bereketli hale gelmiş. Bu sırada genç adam yarığın dışında hayatın nasıl olduğunu merak etmeye başlamış.
Günlerden bir gün genç adam yerde kocaman ayak izleri görmüş. İzleri takip ederek vadinin yamaçlarına, düzlüklerin üzerinden geçip sık ormanların kıyısına kadar ilermiş ve karşısına şimdiye kadar gördüğü en büyük kara ayı çıkmış. Ayı adamı fark etmemiş ve avcı, onu tek bir okla, tam kalbinden vurarak öldürmüş.
Genç adam, ayının yağlı ve dolgun bedenini yoklayıp ağırlığını tahmin etmeye çalışmak için eğildiğinde, arkasından gelen konuşma seslerini duymuş. Daha önceki avlarında hiç kimseye karşılaşmayan adam şimdi yarığın dışında bulunuyormuş. Arkasını döndüğünde, üzerinde bulutları andıran tuhaf giysiler bulunan dört adamın arkasında durup kendisini izlediğini farketmiş.
"Siz kimsiniz?" diye sormuş genç adam.
Dört bulut görünümlü adam ise "Biz Gök Gürültüleriyiz (Thunders)" diye cevap vermişler. "Buraya, yeryüzüne, ihtiyacı olan herkese, yani tüm insanlara yardım etmek için gönderildik. Dünyadaki düzeni korumakla görevlendirildik. Kuraklık olduğunda yağmur yağdırırız. Zalim insanlar ya da kötü hayvanlar olduğunda onları yok ederiz. Şimdi derin vadide yaşayan yaşlı adamı arıyoruz; çünkü o çok kötü bir adamdır." demişler.
"Ben onun için çalışıyorum," demiş avcı. "Bu ayıyı onun için öldürdüm. O benim hayatımı kurtardı; bu yüzden benden ne yapmamı isterse yapmak zorundayım."
"Bu hayattan memnun musun?" diye sormuş Gök Gürültüleri.
"Hayır" diye yanıtlamış genç adam. "Kendi halkımın yanına geri dönmek istiyorum. Annemin bana ihtiyacı var."
"Eğer senden bütün yiyeceğini alan ve seni ilkbaharda bir yılan balığı kadar zayıf düşüren bu yaşlı adama karşı bize yardım edersen, seni evine götürürüz," demiş Gök Gürültüleri. "İnsanın sağlıklı ve mutlu olmasını sağlamak bizim görevimizin bir parçasıdır."
"Size yardım edeceğim" diye söz vermiş genç adam.
"Öyleyse sana söylediklerimizi yap," diye yönlendirmiş onu Gök Gürültüleri. "Yaşlı adamın yanına geri dön ve ona bir ayı avladığını söyle. Ayıyı tek başına taşıyamayacağını söyle ve avı birlikte taşımak için ondan yardım iste."
Genç adam, Gök Gürültülerinin söylediklerini yapmış. Yaşlı adam, hizmetkarının vadiden ayrılmış olmasına öfkelenmiş; ancak yağlı ayı eti yiyeceğini öğrenince çok sevinmiş. Ayıyı parçalamak üzere keskinleştirebildiği kadar keskinleştirdiği taş bıçağını yanına almış ve yola koyulmuşlar. Ayının bulunduğu yere bir an önce ulaşma hevesiyle yaşlı adam, genç adamın önünden hızla ilerlemiş.
"İşte orada! Görüyorum!" diye bağırmış yaşlı adam, siyah, tüylü yığına yaklaştıklarında.
İki adam hemen işe koyulmuş ve kısa süre içinde ayının derisi yüzülüp parçalandıktan sonra taşınmak üzere hazır hale getirilmiş.
"Hepsini omuzlarıma yükle," diye emretmiş yaşlı adam. Genç adam, yaşlı adamın böylesine ağır bir yükü taşıyabileceğini düşünmediği için tereddüt edince, yaşlı adam ısrarla, "Daha fazla! Daha fazla! Hepsini üst üste koy! Şu yağlı etten biraz yemek için eve dönmeyi sabırsızlıkla bekliyorum!" demiş.
Hava kararmaya devam ediyor, saat daha da geç oluyormuş.
Yaşlı adam taşımakta ısrar ettiği yükün altında iki büklüm haldeyken "Sence yağmur yağacak mı? Gökyüzünde hiç bulut görüyor musun?" diye sormuş.
"Hayır, gökyüzü tamamen açık," diye güvence vermiş genç adam ve eve doğru yola koyulmuşlar.
"En ufak bir bulut bile görürsen bana haber ver" diye emretmiş yaşlı adam. Genç adam da, "Peki" diyerek yanıtlamış.
Kısa süre sonra kuzeydoğuda bir bulut belirmiş ancak genç adam hiçbir şey söylememiş. Bulut giderek yaklaşmış ve büyümüş. Sonunda önlerinde durmuş ve Gök Gürültüleri bulutun içinden çıkmış. Yaşlı adam taşıdığı yükü yere bırakarak kaçmaya başlamış. Kendini dev bir kirpiye dönüştürmüş ve peşindeki düşmanlarına doğru zehirli dikenlerini fırlatmış.
Ancak Gök Gürültüleri güçleriyle dikenleri savuşturmuş ve önlerine yıldırım düşürerek onun peşinden gitmişler. Yaşlı adam-kirpi tam mağarasına ulaştığı sırada yıldırım ona isabet etmiş ve adam yere düşerek ölmüş.
"Buradaki işimizi artık tamamladık," demiş Gök Gürültüleri. "O yaşlı adam, herkesi kölesi haline getiriyor, onları tükenene kadar çalıştırıyor ve sonunda öldürüyordu."
"Teşekkür ederim, teşekkür ederim!" diye haykırmış genç adam. "Size minnettarlığımı nasıl gösterebilirim ki?"
"Belki bir gün sen de bizim için bir şey yaparsın," diye güvence vermiş Gök Gürültüleri. "Bize olan borcunu ödeme fırsatının geleceği bir zaman olacak. Şimdi acele et, çünkü annen hala senin için yas tutuyor."
Gök Gürültüleri, genç adama kendilerininkine benzer bir bulut giysisi vermişler ve omuzlarına bağlanmış kanatları nasıl hareket ettireceğini göstermişler. Genç adam hızla evine dönmek üzere yola koyulmuş ve gece geç saatlerde annesinin mısır tarlasına inmiş. Bulut giysisini çıkartıp bir yere sakladıktan sonra eve doğru koşmuş. Annesinin yapayalnız yaşadığı küçük, ağaç kabuğundan yapılmış evin kapısındaki hasırı kenara çekmiş.
Anne, yatmadan önce saçlarını taramak için oturmuştu. Başını kaldırdığında kapıda oğlunun durduğunu görmüş ve korkuya kapılmış. "Sen kimsin? Burada ne yapıyorsun? Ben hiçbir yanlış yapmadım; hiçbir hayalet peşime düşmüş olamaz!" diye haykırmış.
"Korkma anne," diye onu sakinleştirmiş genç adam. "Gerçekten benim, senin oğlunum. Hayalet değilim."
"İçeri gel," demiş annesi ve ona, sanki yeniden küçük bir çocukmuş gibi kollarını açmış. Birbirlerine sarılmış ve yeniden kavuşmanın mutluluğuyla birlikte ağlamışlar.
Ertesi sabah Gök Gürültüleri, her şeyin yolunda olup olmadığını görmek için gelmişler. Genç adamla annesinin ne kadar mutlu olduğunu görünce çok sevinmişler. "İşte böyle, iyi insanların mutlu yaşadığını görmekten hoşlanırız," demişler. "Böylece, yeryüzüne gönderilme amacımızı yerine getirdiğimizi biliyoruz. Herkese karşı doğru ve iyi davranın; o zaman her zaman mutlu olursunuz."
"Bizi bırakıp gidecek misiniz?" diye sormuş genç adam.
"Bu yıllık burada işimiz tamamlandı," demiş Gök Gürültüleri. "Daha birçok kez geri geleceğiz. Bulut giysisini sakla; biz tekrar geldiğimizde bizimle yolculuk edebilir ve belki çalışmalarımızda bize yardım edebilirsin."
Genç adam ve annesi bulut giysisini saklamışlar. Anne bahçeyle ilgileniyor, genç adam ise avlanıp balık tutuyormuş. İyi ve mutlu bir hayat sürüyor, bolluk ve refah içinde yaşıyorlarmış. Köydeki insanlar genç adama nerede olduğunu sorduklarında, yalnızca bir süreliğine uzaklara gittiğini ve sonra geri döndüğünü anlatıyormuş. Genç adam, kendisine ihanet eden arkadaşları hakkında tek bir kötü söz bile söylememiş.
Bahar geldiğinde Gök Gürültüleri geri dönmüş. "Gel ve bizimle uç, dostum" demişler.
Genç adam bulut giysisini çıkarıp giymiş. Ardından Gök Gürültüleriyle birlikte uçmaya başlamışlar; haksızlığa uğramış ya da mutsuz olan insanları aramış ve onların sorunlarını çözmeye çalışmışlar. Bazen alçalıp göletlerden ve derelerden su içiyorlarmış. Bazen de yeryüzü aşağıda yalnızca küçük bir nokta gibi kalana kadar gökyüzünün yükseklerine süzülüyorlarmış. Ancak yardımlarına ihtiyaç duyulan yerleri her zaman biliyor ve o yerlere iniyorlarmış.
Gök Gürültüleri "Düşmanlarımızı arıyoruz," demiş . "İnsanlığa büyük zarar veren bir düşmanımız daha var. Onu bulup yok ettiğimizde her şey yoluna girecek."
Bir gün genç adam yeryüzüne doğru alçalmış ve havadan gördüğü küçük bir su birikintisinden su içmiş. Yeniden havalandığında ve Gök Gürültülerinin yanına döndüğünde, adamın dudaklarının yağ gibi parlak bir maddeyle kaplandığını görmüşler.
"O da ne? Dudakların nasıl böyle parladı?" diye sormuşlar Gök Gürültüleri.
"Aşağıdaki şu küçük su birikintisinden su içtim," demiş genç adam ve Gök Gürültülerine hangi su birikintisi olduğunu göstermiş.
"Aradığımız yer işte burası!" diye haykırmış Gök Gürültüleri. "Düşmanımızın yaşadığı gölet burası. Dudaklarını kaplayan yağ olmasaydı asla anlayamazdık. Şimdi görüyorsun, bize olan borcunu ödemiş oldun. Düşmanımızı bizim için buldun."
Gök Gürültülerinin hepsi birlikte harekete geçmiş ve kocaman bir yıldırım oluşturarak yıldırımı gölete fırlatmışlar. Yıldırımın gücü o kadar büyükmüş ki göleti yarıp açmış. Göletin dibinde ise bahçelerdeki genç bitkileri kemirip yok eden tırtıllara benzeyen, ancak onlardan milyonlarca kat daha büyük, devasa bir kurtçuk varmış.
Genç adam "Öldü!" diye bağırmış.
Gök Gürültüleri "Evet, bundan böyle ilkbaharda çakan yıldırımlar, bahçelerinizdeki tüm kurtçukları öldürecek. Eğer insanlar ilkbaharda toprağı sürerek yıldırımın toprağa ulaşmasını sağlarsa, toprağı temizleyeceğiz. Şimdi evine git ve bunu halkına anlat" demişler.
Genç adam, bu haberi bütün halka ulaştırmak için aceleyle evine dönmüş. O zamandan sonra insanlar Gök Gürültülerine saygı göstermeye ve onları onurlandırmaya başlamışlar; bahar geldiğinde ilk Gök Gürültüsü duyulmadan toprağı sürmüyorlarmış.
