Alfred Crosby Jr. tarafından 1972'de ortaya atılan bir terim olan Kolomb Takası; Avrupa ve Afrika (Eski Dünya) ile Amerika (Yeni Dünya) arasında bitki, hayvan ve hastalıkların taşınması olarak tanımlanır. Bu takas, Kristof Kolomb'un 1492'deki seferlerinin ardından başladı ve daha sonra Avrupalıların Amerika'yı kolonileştirmesiyle hız kazandı.
Kolomb'un Gelişi
Yaklaşık 12.000 yıl önce Son Buzul Çağı’nın sonunda Amerika kıtalarının Asya ile bağlantısı kesilmişti. Kolomb’dan 500 yıl önce Kanada’nın doğusunda Vikinglerle gerçekleşen bazı temaslar ve Polinezyalıların 1200 civarında Güney Amerika’nın Pasifik Okyanusu kıyılarına yaptıkları seferler dışında, dünya halkları arasında düzenli ya da kayda değer bir temas yoktu. 1400’lerde Orta Doğu’da artan gerilim nedeniyle Avrupalılar, Afrika’nın batı kıyıları boyunca güneye yelken açarak ticaret üsleri kuran Portekiz Prensi Denizci Henry (1394-1460) önderliğinde yeni ticaret yolları arayışına yöneldiler. Portekizlilerin amacı, Afrika’nın güney ucunu dolaşıp Hint Okyanusu’na çıkarak Hindistan, Çin ve Japonya pazarlarına doğrudan erişim sağlamaktı.
İtalyan kâşif Kristof Kolomb (1451–1506), Aragon Kralı II. Fernando ve eşi Kastilya Kraliçesi I. Isabel adına, İspanya bayrağı altında, Asya’daki pazarlara doğrudan ulaşacak rotalar bulmak amacıyla Atlas Okyanusu'nda batıya yelken açtı. 3 Ağustos 1492’de İspanya’dan ayrılan Kolomb ve gemileri, erzak temini ve gemilerin onarımı için Kanarya Adaları’nda kısa bir mola verdikten sonra Atlas Okyanusu’nda beş haftalık yolculuğa başladı. 12 Ekim’de Kolomb ve mürettebatı, günümüzde Bahamalar olarak bilinen bölgede, yerli halkın Guanahani dediği ve Kolomb’un San Salvador olarak yeniden adlandırdığı bir adada karaya çıktı. Kolomb’un ilk seferinin ardından İspanyollar ve daha sonra diğer Avrupalılar, Amerika kıtasında Eski Dünya’daki yaşam tarzlarını ve kültürlerini yeniden kurmaya çalıştıkları yerleşimler oluşturmaya başladılar.
Kolomb’un ikinci seferinde (1493–1496) at, sığır, domuz ve tavuk gibi evcilleştirilmiş hayvanlar, gıda ve ulaşım amacıyla Yeni Dünya’ya getirildi. Şeker, pirinç ve daha sonra tütün ile pamuk plantasyonlarının kurulması, refah ve ticaret için yeni bir temel oluşturdu. Avrupalılar tarafından taşınan hastalıklar yerli halklara yayıldı ve tüm yerli nüfusun %90’ından fazlasının ölümüyle sonuçlanan yıkıcı kayıplara yol açtı.
Bitkiler
Bitkiler açısından Avrupa kendi takas olgusunu 5500 yıl önce yaşamıştı. Dünyada kökeni 12.000 yıldan daha eskiye uzanan tarım, MÖ 4000’e gelindiğinde Avrupa’da sağlam biçimde yerleşmişti. 1400'lerin sonu ile 1500'lerin başında Avrupalılar tarafından Amerika'ya getirilen ürünler, geleneksel beslenme alışkanlıklarını yeniden oluşturmak konusunda Avrupalıların taleplerini karşılarken aynı zamanda Yeni Dünya’nın tarımsal sistemlerini de sarstı.
İspanyollar ilk olarak ekmek, zeytin ve şarap üretmek amacıyla buğday, zeytin ve üzüm asmaları getirdiler. Bu ürünler, İspanyol beslenmesinin temel unsurları olmasının yanı sıra Katolik ritüelleriyle de yakın ilişkiliydi. Zamanla diğer tahıllar ve şekerin de Atlas Okyanusu’nu aşmasıyla Avrupalılar önce Karayipler’de, ardından Meksika’da ve Amerika’nın geri kalanında geniş tarım plantasyonları kurdular. Avrupalı yoksullar, borçlular ve suçlulardan sözleşmeli hizmetçilik sistemiyle sağlanan iş gücü yeterli gelmeyince, Avrupalılar plantasyonlarda çalıştırmak üzere yerli halkları da köleleştirdiler. Ancak bu yöntem de başarısız oldu; çünkü yerli topluluklar büyük ölçekli tarımın getirdiği fiziksel yüke alışık değildi, çiftliklerden kaçıyorlardı ve hastalıklara maruz kalmaları nedeniyle ölüm oranları yüksekti. Bunun üzerine Avrupalılar dikkatlerini Afrika’ya yöneltti ve yaklaşık 400 yıl sürecek olan Transatlantik Köle Ticareti ortaya çıktı. Afrika, yalnızca çalışacak insan sağlamakla kalmadı; aynı zamanda pirinç, muz, plantin, limon ve börülce gibi ürünlerin taşınmasıyla bitki takasına da katkıda bulundu. Böylece kolonistler ve tarımsal işletmeler için yeni besin ve servet kaynakları yaratıldı.
Amerika kıtaları, Avrupa, Asya ve Afrika’ya zengin bir yeni gıda çeşitliliği sundu. Mısır, patates, fasulye, domates, yer fıstığı, tütün ve kakao (çikolata), Atlas Okyanusu’nun doğusuna taşınan bitkiler arasındaydı. 1530’lara gelindiğinde, Amerika yerlileri tarafından tüttürülen ve buruna çekilen (enfiye biçiminde) tütün, özellikle Britanya Orta Atlantik kolonilerinde son derece değerli bir nakit ürünü haline geldi. Olmek ve Maya uygarlıkları tarafından kullanıldığı bilinen kakao, Aztek tarımında da yetiştiriliyordu. Kakao çekirdeği öğütülerek toz haline getiriliyor ve suyla karıştırılarak Avrupalılar tarafından beğenilmeyen oldukça acı bir içecek elde ediliyordu. Hernán Cortés (1485–1547) kakaoyu 1528'de İspanya’ya getirdi. İspanyollar acılığı gidermek amacıyla şeker ve bal katıyorlardı. Sonraki yüzyıl içinde Avrupa’ya yayılmasıyla birlikte karışıma vanilya da katılarak yeni bir lüks tüketim ürünü olan çikolata ortaya çıktı.
Patates, Avrupa'da insanların hem beslenme düzenini hem de yaşam süresini etkilemesi bakımından en büyük etkiye sahip olan bitkidir. Temel vitamin ve besin maddeleri bakımından zengin olmasının yanında, geniş bir toprak yelpazesinde yetişebilen ve yüksek verim sağlayan patatesin yaygınlaşması, yüzyıllardır süregelen yetersiz beslenme ve kıtlık döngülerine son vererek Avrupa’da nüfus artışının hızlanmasına katkıda bulundu.
Kininin Avrupalılar tarafından keşfi ve kullanımı, gelecekte Afrika’daki kolonizasyon girişimlerinde önemli rol oynadı. Ekvador, Bolivya, Peru ve Kolombiya’nın And Dağları bölgesine özgü olan kınakına ağacının kabuğu, sıtma taşıyan sivrisineklere karşı etkili tıbbi tedavi sağlayan bir alkaloid içerir. Bunun 1841'de Dr. Thomas Thomson tarafından keşfi ve Avrupalılar tarafından kullanılması, Afrika ve Pasifik Okyanusu koloni bölgelerindeki Avrupalı yerleşimciler arasındaki ölüm oranlarını yarı yarıya azalttı.
Cayenne, dolmalık (bell), tabasco ve jalapeño biberleri, Bolivya ve Brezilya’da bulunan kapsikum biberinden türemiştir. 1493 sonrasında Avrupa’ya ulaşan kapsikum, Güney ve Doğu Asya’ya yayılarak Macaristan (paprika) ile Kore (kimchi) dahil olmak üzere birçok Avrupa ve Asya ülkesinin geleneksel mutfağına girdi. Biberlerin tıbbi kullanımları da mutfaktaki uyarlamaları kadar değerliydi. Kapsikum; A, B ve C vitaminleri bakımından zengindir, tükürük ve mide asidi üretimini artırarak sindirime yardımcı olur ve günümüzde artrit, diş ağrısı ve bazı solunum yolu hastalıklarında ağrı giderici olarak kullanılır.
Başlangıçta tıbbi değer taşıdığı düşünülen tütün, Amerika kolonilerinde bir süreliğine para birimi olarak da kullanıldı. Tütün ürünü çeşitleri I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında önemli ölçüde arttı ancak Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde önde gelen ölüm nedenlerinden biri olduğu ortaya konuldu. Yaratıcılığı artırdığı ve açlığı azalttığı düşünülen koka ise kokain üretiminde temel bileşendir. And Dağları’na özgü olan koka, İnka dininde ritüel amaçlı çiğneniyordu ve Yeni Dünya’daki İspanyol yerleşimciler tarafından da benimsenmişti. En bilinen uyarlaması, 1880’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde alkol yasağı döneminde Atlantalı bir eczacı tarafından alkole alternatif olarak geliştirilen Coca-Cola’nın üretiminde kullanılmasıdır. Bu içecek gibi kokain de dünya geneline yayılarak yasadışı ticareti yapılan en yaygın uyuşturuculardan biri haline geldi.
Hayvanlar
Kolomb Takası, Eski Dünya’daki sığır, at, koyun, keçi ve domuz gibi başlıca evcilleştirilmiş hayvanların tümünün Amerika kıtasına taşınmasını sağladı. Kolomb öncesi Amerika’da evcilleştirilmiş az sayıdaki tür arasında köpek ve alpaka yer alıyordu. Ulaşım amacıyla binilemediği ve yaklaşık 35 kilogramdan daha ağır yükleri taşıyamadığı için alpaka kullanımı sınırlıydı, ancak yünü elbise yapımında değerlendirilebiliyordu. Amerika kıtasındaki en büyük hayvan olan bizon ise evcilleştirilmeye karşı direnç göstermişti.
İspanyollar, getirilen evcilleştirilmiş sürülerin bereketli topraklar üzerinde serbestçe dolaşmasına izin verince, hayvanlar hızla çoğaldı ve gelişti. Ayrıca Amerika kıtasında bu yeni türlerin doğal yırtıcılarının bulunmaması da yayılmalarını kolaylaştırdı. Fakat söz konusu yeni getirilen hayvanlar, yerel bitkilerin çoğunu yiyip yok ederek ekolojik dengeyi bozdular. Özellikle üç evcilleştirilmiş Avrupa hayvanı, sığır, at ve domuz, kısa sürede belirgin etkiler yarattı. 1565'e gelindiğinde sığır yetiştiriciliği Karayipler’den Meksika ve Florida’ya kadar yayılmıştı. Sığırlarla birlikte İspanyollar metal saban da getirmişti. Sığırlara koşulan bu alet, Avrupalıların tarımsal işletmelerinin ölçeğini büyütmelerine imkân tanıdı. Ekilen arazi miktarının artması daha fazla gıda üretimi sağladı, böylece nüfus arttı ve ortalama yaşam süresi uzadı. Ayrıca sığırlar, et ve süt ürünleri yoluyla istikrarlı bir protein kaynağı sundu.
At, Avrupalıların kıtaların iç kesimlerine daha uzun mesafeler kat etmelerine olanak sağladı. Ayrıca çatışmalarda yerli halklara karşı hız ve yükseklik avantajı sundu ve görünüşüyle de yerliler üzerinde korku uyandırdı. Üremesinin hızlı artışı denetim altına alınamadığından at kısa sürede Amerika kıtasına yayıldı. Zamanla yerli topluluklar da atı benimseyerek ulaşım ve savaş amaçlı kullanıma uyarladılar.
Kolomb, 1493’te Amerika’ya yaptığı ikinci seferinde domuzları da beraberinde getirdi. Deniz yolculuğuna dayanıklılığıyla dikkat çeken domuz, İspanyollara ek besin kaynağı sağladı. Doğaya kaçan domuzlar, günümüzdeki yabani domuz popülasyonunun atalarını oluşturarak sonraki kâşifler ve kolonistler için avlanma imkânı yarattı. Hernando de Soto’nun La Florida seferi (1539–1542) sırasında domuz, Kuzey Amerika’ya ulaştırıldı.
Hastalıklar
Kolomb Takası’nın en yıkıcı unsuru, Eski Dünya hastalıklarının Amerika kıtasına taşınması oldu. Ölümcül mikroplar arasında çiçek hastalığı, kızamık, kabakulak, boğmaca, suçiçeği, tifüs ve grip yer alıyordu. Daha sonraki Transatlantik Köle Ticareti ise bunlara hepatit B, sıtma ve sarıhumma gibi hastalıkları ekledi. Salgınlar yerli halkları büyük ölçüde kırıp geçirdi; bu durum İspanyolların ve daha sonra diğer Avrupalıların yerli toplulukları daha kolay fethetmesine imkân sağladı.
Tarih boyunca bulaşıcı hastalıkların büyük bölümü, zoonoz olarak bilinen süreçle evcilleştirilmiş hayvan sürülerinden insan topluluklarına geçmiştir. MÖ 8000'den sonra Avrupa'ya ulaşan bu ölümcül mikroplar başlangıçta ender salgınlar şeklinde ortaya çıkıp nüfus yoğunluğunun artmasıyla birlikte zamanla endemik hale geldiler. Avrupalılar binlerce yıl boyunca, evlerin içinde barındırılanlar da dahil olmak üzere evcil hayvanlarla birlikte yaşamış olduklarından, bu mikroplara uzun süreli maruz kalmaları, doğal bağışıklıklarının gelişmesine olanak sağladı. Ancak bu durum Amerika’daki yerli topluluklar için geçerli değildi. Yerli halklar, son Buzul Çağı’ndan sonra hastalıklara maruz kalma konusunda yalıtılmış olmaları nedeniyle bağışıklıklarını yitirmişti. Ayrıca Amerika kıtasındaki evcilleştirilmiş hayvan sayısının sınırlı olması, hastalıkların ortaya çıkıp insanlara aktarılabileceği kaynakları da azaltmıştı.
Yeni Dünya’da ortaya çıkan ilk hastalık 1506 yılında grip oldu ve bunu 1519’da çiçek hastalığı izledi. Yerli halklar o kadar yüksek oranlarda hastalanıp ölmeye başlamıştı ki, 1650'ye gelindiğinde yerli nüfusun yaklaşık %90’ının yok olduğu tahmin edilmektedir. Hastalık, Karayipler ve Amerika kıtasındaki fetihleri sırasında İspanyol konkistadorların en etkili müttefiki oldu; kimi zaman onlardan önce yayıldı, kimi zaman da seferlerine eşlik etti. Hernán Cortés, Ağustos 1519’da Amerika kıtasının en büyük kenti olan Tenochtitlan’ı 75 günlük bir kuşatmanın ardından fethetti. Birkaç yüz konkistador, binlerce kişiden oluşan bir yerli ordusunu yenmişti. Hastalık, savaş ve kıtlık, Azteklerin direniş kapasitesini zayıflattı. Cortés’in Aztek topraklarını fethetmesi sonucunda, İspanyolların Meksika’ya ilk ulaştıkları sırada 11–25 milyon arasında olduğu tahmin edilen nüfustan yalnızca yaklaşık 2 milyon kişi kalmıştı. Hastalık, 1530’ların başında Peru’da İnka İmparatorluğu’nu fetheden Francisco Pizarro’ya da eşlik etti.
Hastalık değişimi çift yönlü olarak gerçekleşti. Frengi, Karayipler’de Kolomb'un yerli kadınlarla cinsel ilişkiye giren bazı denizcileri aracılığıyla Atlas Okyanusu’nu aşarak Avrupa’ya taşındı. Bu denizcilerin bir kısmı, 1494–1495 yıllarında İtalya’yı işgal eden Fransa Kralı VIII. Charles’ın (h. 1483–1498) ordusuna katıldı. İlk kayıtlı frengi vakası 1495'te Napoli’de bildirildi. Son dönemde bazı tarihçiler, frenginin Avrupa’ya girişine dair alternatif bir görüş ileri sürmüştür. Buna göre hastalık 15. yüzyıldan önce de Avrupa’da zaten mevcuttu; ancak belirtileri (ağrı, döküntü, genital ülserler) cüzzam gibi başka hastalıklarla benzer olduğundan yanlış teşhis ediliyordu. Tedavi edilmediği takdirde frengi, hastaların ölümüne yol açabiliyordu.
Sonuçlar
Dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen Kolomb Takası, üç ayrı kıtadaki yaşamı köklü biçimde değiştirdi. Amerika’ya getirilen yeni bitki ve hayvan türleri ile Avrupa’ya taşınan yeni bitkiler, tarımı ve insan beslenmesini dönüşüme uğrattı. 16. yüzyıldan itibaren çiftçiler, geçimlerini sağlamak ve refahlarını artırmak için yetiştirebilecekleri daha geniş bir bitki ve hayvan çeşitliliğine sahip oldular. Üç kıtada da yeni ürünlerin yayılması, daha önce tarıma elverişsiz kabul edilen toprakların işlenmesine imkân tanıdı; böylece verim arttı ve süregelen gıda güvensizliği önemli ölçüde azaldı.
Avrupalılar, özellikle genişleyen nakit ürünü plantasyonlarında artan iş gücü ihtiyacını karşılamak amacıyla Afrika’ya yöneldiler. Transatlantik Köle Ticareti, 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar 12 ila 20 milyon Afrikalının Amerika’ya taşınmasıyla insanlık tarihindeki en büyük zorunlu göç hareketini temsil etmektedir. Bu çok yönlü değişimlerin sonucu olarak üçgen ticaret sistemi ortaya çıktı. Amerika kıtası Eski Dünya’ya hammadde sağladı, Avrupa bu hammaddeleri işlenmiş ürünlere dönüştürerek Afrika ve Amerika’ya ihraç etti, Afrika ise Yeni Dünya’daki emek ihtiyacını karşılamak üzere köle sağladı.
Bitkilerin taşınmasıyla birlikte evcilleştirilmiş hayvanların da Yeni Dünya’ya aktarılması, insanların beslenme düzenlerini değiştirdi; yeni ulaşım imkânları sağladı ve halklar arasında yüzyıllar boyunca sürecek yeni bir savaş biçiminin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. 1560’lara gelindiğinde Karayipler’deki adaların nüfusu, ölümcül ve bulaşıcı hastalıklar nedeniyle büyük ölçüde azalmıştı. Hastalıklar yalnızca uygarlıkların çökmesine yol açmakla kalmadı, yerel tarım sektörünün çöküşünün neden olduğu kıtlık sonucunda yerli halkların yaklaşık %20’si daha yaşamını yitirdi.
Kolomb Takası üzerine yapılan akademik çalışmalar, Kolomb’un ardından yüzyıllar boyunca okyanusu aşan ek ürünleri de kapsamına alacak şekilde genişledi. Nunn ve Qian, Orta ve Güney Amerika ile Orta Batı Afrika’daki ağaç ve sarmaşıklarda bulunan kauçuğun, önceleri Afrikalılar tarafından yapıştırıcı olarak, Amerika yerlileri tarafından ise bot, çadır ve kap yapımında kullanıldığını gösterdiler. 1770’ten sonra, kauçuğun vulkanizasyonunun keşfiyle birlikte kullanımı önemli ölçüde arttı. Bu yöntem, kauçuğu elektrik yalıtımı için daha stabil bir bileşik hâline getirerek bisiklet, otomobil ve motosiklet lastiklerinin üretimini artırdı. Avrupa kolonizasyonu döneminde, kauçuk üretiminin Orta Afrika’da büyük bir bedeli oldu.
Kolomb Takası’nın diğer boyutları arasında ekonomik, dini ve kültürel dönüşümler yer alır. Güney Amerika’daki madenlerden İspanya’ya akan büyük miktarlardaki gümüş, Avrupa ekonomisini derinden etkiledi. Yeni zenginlik, birçok Avrupalının yaşamını iyileştirdi ve nüfus artışını destekledi. Gümüşün artan dolaşımı, Katolik Kilisesi’nin Protestan Reformu’nun yarattığı zorluklara yanıt vermesini ve Amerika’daki yerliler arasında Katolikliğin yayılmasını mümkün kıldı. Yeni matbaanın sağladığı kolaylık sayesinde Yeni Dünya’dan gelen haberlerin daha geniş ölçüde dolaşımı mümkün oldu; kara ve okyanusların daha detaylı haritaları, pusula gibi daha etkili denizcilikte yön bulma cihazları ve astronomik keşifler, edebiyat ve sanat alanında altın çağın başlamasına katkıda bulundu. Farklı kültürlere yeni bitki, hayvan ve hastalıkların taşınmasıyla başlayan Kolomb Takası, sonunda kültür, sömürgecilik, ekonomi, milliyetçilik ve emek açısından derin etkiler yaratarak çok daha geniş bir öneme sahip oldu.

