Siddhartha Gautama (daha çok Buda olarak bilinir, MÖ 563-483), efsaneye göre, manevi bir çileci olarak aydınlanma arayışına girmek için mevki ve servetinden vazgeçen, gayesine ulaşan ve yolunu başkalarına vaaz ederek MÖ 6.-5. yüzyıllarda Hindistan'da Budizm'i kuran bir Hindu prensiydi.
Hayatındaki hadiselere büyük ölçüde efsanevi olsa da, hakiki bir tarihi figür ve Siddhartha'dan kısa bir zaman önce Jainizm'in prensiplerini oluşturan Mahavira'nın (Vardhamana olarak da bilinir, MÖ 599-527) daha genç bir çağdaşı olarak kabul edilir.
Budist metinlere göre, Siddhartha'nın doğumunda ya güçlü bir kral yahut da büyük bir manevi lider olacağına dair bir kehanet verilmiştir. Babası, dünyanın ıstıraplarına maruz kalırsa ikincisine dönüşeceğinden korkarak, hayatının ilk 29 yılı boyunca onu tatsız veya üzücü hiçbir şey görmekten veya tecrübe ettirmekten korudu. Bir gün (veya birkaç gün boyunca) babasının defanslarını aştı ve Budistlerin Dört İşaret olarak adlandırdığı şeyi gördü:
- Yaşlı bir adam
- Hasta bir adam
- Ölü bir adam
- Dindar bir münzevi
Bu işaretler sayesinde, kendisinin de hastalanabileceğini, yaşlanabileceğini, ölebileceğini ve sevdiği her şeyi kaybedebileceğini fark etti. Yaşadığı hayatın acı çekmesini garantilediğini ve dahası, bütün hayatın özünde mahrumiyet veya kayıp acısıyla tanımlandığını anladı. Bu sebeple dindar münzevinin örneğini izledi, farklı hoca ve disiplinleri denedi ve nihayet kendi usulleriyle aydınlanmaya ulaştı ve Buda ("uyanmış" veya "aydınlanmış" kişi) olarak tanındı.
Daha sonra, hissedilen nesnelerden kopuş ve cehalet ile ilüzyondan vazgeçmeyi, Dört Yüce Hakikat, Oluş Çarkı ve Aydınlanmaya Giden Sekiz Dilimli Yol aracılığıyla vaaz etti. Vefatından sonra, müritleri doktrinlerini koruyup geliştirdi ve bu doktrinler Maurya Kralı Büyük Aşoka (MÖ 268-232) tarafından Hindistan'dan diğer ülkelere yayıldı. Aşoka'nın zamanından bu yana Budizm gelişmeye devam etti ve günümüzde de dünyanın en önemli dinlerinden biri haline geldi.
Tarihi Arka Plan
Siddhartha, içtimai ve dini dönüşümlerin yaşandığı bir devirde, Lumbini'de (günümüz Nepal'inde) doğmuştur. O devirde Hindistan'daki baskın din Hinduizm'di (Sanatan Dharma, "Ebedi Nizam"), ancak zamanın birçok düşünürü, bu dinin geçerliliğini ve Vedaların (mukaddes Hindu metinleri) otoritesini ve rahiplerin pratiklerini sorgulamaya başlamıştı.
Pratik açıdan, Ortodoks Hinduizm'i tenkit edenler, dinin halkın ihtiyaçlarını karşılamadığını iddia etmişlerdir. Vedaların doğrudan kainattan geldiği ve sorgulanamayacağı rivayet edilirdi, ancak bu mukaddes metinlerin tamamı, insanların anlayamadığı bir dil olan Sanskritçeydi ve rahipler tarafından, ne kadar zor veya yoksul olursa olsun, kişinin hayattaki yerini kabul etmesini teşvik etmek için yorumlanırdı; bu arada kendileri de mabet bağışlarıyla iyi bir hayat sürmeye devam ederlerdi.
Teolojik seviyede, insanlar Hinduizm'in bütün yapısını sorgulamaya başladılar. Hinduizm, yalnızca kainatı yaratmakla kalmayıp evrenin kendisi olan yüce bir varlık olan Brahman'ın var olduğunu öğretiyordu. Brahman, ilahi nizamı kurmuş, bu düzeni korumuş ve insanların bu düzene anlayış ve berraklıkla katılmalarını sağlamak için Vedaları iletmişti.
İnsan ruhunun ölümsüz olduğu ve hayatın maksadının, yeniden doğuş ve ölüm döngüsünden (samsara) kurtulmak ve üst ruhla (atman) birleşmek için kişinin karmasını (eylem) dharma'sına (görev) uygun olarak gerçekleştirmesi olduğu anlaşılmıştı. Ruhun, sonunda bu kurtuluşa ulaşana kadar defalarca fiziki bedenlerde enkarne olacağı da anlaşılmıştı.
Devrin Hindu rahipleri, kast sistemini de ihtiva eden inancı, ilahi nizamın bir parçası olarak müdafaa ettiler ama yeni fikirler ortaya çıktıkça, sunduğu tek şeyin sonsuz acı döngüleri olduğu görünen bu nizamın ilahi olup olmadığı daha fazla insanca sorgulanmaya başlandı. Akademisyen John M. Koller şöyle diyor:
Dini bir bakış açısından, yeni inanç ve pratik şekilleri yerleşik Vedik dinine meydan okudu. Buda devrinde dini düşünce ve pratiğe hâkim olan temel kaygı, acı ve ölüm problemiydi. Ölüm korkusu bilhassa akut bir problemdi, zira ölüm, bitmeyen bir ölüm ve yeniden doğuş dizisi olarak görülüyordu. Buda'nın meseleye getirdiği çözüm benzersiz olsa da, o devirdeki çoğu dindar arayıcı, acıdan ve tekrarlanan ölümlerden kurtulmanın bir yolunu arıyordu. (46)
Bu ihtiyaca cevaben o devirde birçok düşünce ekolü ortaya çıktı. Ortodoks Hindu düşüncesini destekleyenler astika ("vardır"), Vedaları ve Hindu anlayışını reddedenler ise nastika ("yoktur") olarak biliniyordu. Zaman içinde varlığını sürdüren ve gelişen nastika okulları arasında Çarvaka, Jainizm ve Budizm vardı.
Erken Hayat ve Feragat
Siddhartha Gautama bu geçiş ve reform çağında büyüdü, ancak gençliğiyle alakalı meşhur Budist efsanesine göre, bunların hiçbirinin farkında değildi. Doğduğunda, büyük bir kral veya ruhani lider olacağı kehanet edilmişti ve babası, ilkini umarak oğlunu üzücü olabilecek her şeyden uzak tuttu. Siddhartha'nın annesi, doğumundan bir hafta sonra öldü, ancak Siddhartha bunun farkında değildi ve babası, büyürken onu manevi bir yola girmeye teşvik edebilecek başka bir şey tecrübe etmesini istemiyordu.
Siddhartha sarayın lüksleri içinde yaşadı, evlendi, bir oğlu oldu ve Dört İşaret'le tanışana kadar babasının varisi olarak hiçbir eksiği olmadı. Yaşlı adamı, hasta adamı, ölü adamı ve münzeviyi tek bir araba yolculuğunda (versiyona bağlı olarak savaş arabasında) veya dört gün boyunca hızlı bir şekilde görse de, hikâye, ilk üçünün her birinde sürücüsüne "Ben de buna maruz kalıyor muyum?" diye sorduğunu anlatır. Arabacı, herkesin yaşlandığını, herkesin hastalığa maruz kaldığını ve herkesin öldüğünü söyleyerek cevaplar.
Bunu düşünen Siddhartha, sevdiği herkesin, her güzel eşyanın, bütün gösterişli kıyafetlerinin, atlarının, mücevherlerinin bir gün elinden gideceğini –herhangi bir günün herhangi bir saatinde elinden gidebileceğini– anlar; çünkü o da tıpkı herkes gibi yaşlanmaya, hastalığa ve ölüme maruz kalır. Böylesine büyük bir kaybın düşüncesi onun için dayanılmazdı, ancak dindar münzevinin –tıpkı herkes gibi mahkûm– huzurlu göründüğünü fark eder ve ona neden bu kadar memnun göründüğünü sorar. Münzevi, ona manevi tefekkür ve kopuş yolunu izlediğini, dünyayı ve onun tuzaklarını bir ilüzyon olarak gördüğünü ve bu sebeple her şeyi çoktan vermiş olduğu için kayıpla alakadar olmadığını söyledi.
Siddhartha, babasının bu yolu izlemesine asla izin vermeyeceğini biliyordu ve ayrıca, kendisine mani olmaya çalışacak bir karısı ve oğlu vardı. Ancak aynı zamanda, sonunda kaybedeceğini ve acı çekeceğini bildiği bir hayatı kabullenme fikri de dayanılmazdı. Bir gece, bağlı olduğu bütün değerli eşyalara ve uyuyan karısı ile oğluna baktıktan sonra saraydan çıktı, güzel kıyafetlerini bıraktı, bir münzevinin cübbesini giydi ve ormana doğru yola koyuldu. Hikâyenin bazı versiyonlarında tabiatüstü güçler ona yardım ederken, bazılarında ise sadece oradan ayrılır.
Dört İşaret Hikayesi'nin Tenkidi
Bu hikayeye karşı tenkitler genelde Siddhartha'nın 29 yıl boyunca hastalanmadan, yaşlı birini görmeden veya ölümün farkında olmadan yaşamasının mümkün olamayacağı itirazını ihtiva eder, ancak bu vaziyet akademisyenlerce iki şekilde açıklanır:
- Hikaye, acıya sebep olan/acıyı hafifleten şartların sembolüdür.
- Hikaye, Budizm'e şanlı bir mazi kazandıran suni bir kurgudur.
Koller ilk noktaya temas ederek şöyle der:
Dört işaret efsanesinin hakikati büyük ihtimalle gerçek anlamdan ziyade semboliktir. İlk olarak, Siddhartha'nın hayatında hastalık, yaşlılık, vefat ve feragat tecrübelerinin yol açtığı varoluşsal krizleri sembolize ediyor olabilirler. Daha da mühimi, bu dört işaret onun hastalık, yaşlılık, vefat ve memnuniyetin gerçekliğini derin ve köklü bir şekilde anladığını ve herkesin yaşlılık, hastalık ve vefatı tecrübe etmesine rağmen huzur ve memnuniyetin mümkün olduğuna olan inancını sembolize eder. (49)
Alimler Robert E. Buswell, Jr. ve Donald S. Lopez, Jr. ikinci noktaya temasla, Dört İşaret hikâyesinin Buda'nın ölümünden 100 yıldan fazla bir zaman sonra yazıldığını ve ilk Budistlerin "kısmen Buda'nın öğrettiklerinin bir ferdin yeniliği değil, zamansız bir hakikatin yeniden keşfi olduğunu gösterme ihtiyacından" motive olduklarını, böylece inanç sistemine Hinduizm ve Jainizm'in müdafaa ettiği kadim, ilahi köken iddiasını kazandırdıklarını belirtiyorlar (149).
Hikâye doğru olabilir de olmayabilir de, ancak gerçek olarak kabul edildiği için pek de önemli değil. Hikâye ilk olarak Lalitavistara Sutra'da (yaklaşık MS 3. yüzyıl) tam olarak yer alıyor ve ondan önce şifahi gelenek yoluyla şümullü bir revizyondan geçmiş olabilir. Sembolik anlamı açık gibi görünüyor ve taraftar bulmak için Hinduizm ve Jainizm gibi yerleşik inançlarla mücadele etmek zorunda kalan Budist düşüncenin mevkisini güçlendirmek için yazıldığı iddiası da muhtemel görünüyor.
Çilekeş Hayat ve Aydınlanma
Siddhartha, Kamala'nın bildiği her şeyi öğrenene kadar kendisiyle birlikte çalıştığı meşhur hoca Arada Kalama'yı ilk önce aramış, ancak elde ettiği "hiçliğe ulaşma" onu acıdan kurtarmaya yetmemiştir. Daha sonra, ona arzularını nasıl bastıracağını ve "ne şuurlu ne de şuursuz" bir duruma nasıl ulaşacağını öğreten usta Udraka Ramaputra'nın talebesi olmuştur; ancak bu da onu tatmin etmemiş, çünkü acı probelemini de çözmemiştir. Kendini en katı çileci disiplinlere tabi tutmuş, büyük ihtimalle bir Jain modelini izlemiş ve sonunda günde sadece bir pirinç tanesi yemiş, ancak yine de aradığını bulamamış.
Hikayesinin bir versiyonunda, bu noktada, başını suyun üzerinde zar zor tutabilecek kadar güçlü bir şekilde bir nehre düşer ve rüzgârdaki bir sesten yön alır. Daha popüler versiyonda, Sujata adında bir sütçü kız tarafından ormanda bulunur. Sujata, çok zayıf olduğu için onu bir ağaç ruhu sanır ve ona biraz pirinç sütü ikram eder. Süt onu canlandırır ve çileciliğine son verip yakınlardaki Bodh Gaya köyüne gider, orada bir Bodhi ağacının altındaki çimenli bir yatağa oturur ve acı çekmeden yaşamanın yollarını anlayana kadar orada kalmaya yemin eder.
Derin bir meditasyon halinde olan Siddhartha, hayatını ve tecrübelerini tefekkür etmişti. Acının tabiatını düşündü ve gücünün bağlanmadan kaynaklandığını tamamen fark etti. Sonunda, bir aydınlanma anında, acının, insanın geçici bir dünyada kalıcı varoluş halleri hususundaki ısrarından kaynaklandığını anladı. Kişinin olduğu her şey, sahip olduğunu düşündüğü her şey, elde etmek istediği her şey daimi bir akış halindeydi. İnsan, hayatın kendisinin bir değişme olduğunu ve bu böyle olduğu için, herhangi bir şeye sonsuza dek süreceğine inanarak bağlanmanın, insanı sonsuz bir hasret, gayret, yeniden doğum ve ölüm döngüsüne hapseden ciddi bir hata olduğunu fark ederek ısdırap çektiği için acı çekiyordu. Aydınlanması tamamlanmıştı ve Siddhartha Gautama artık Buda, aydınlanmış kişiydi.
İlkeler ve Öğretiler
Buda artık hayatını huzur içinde yaşayabiliyor ve dilediğini yapabiliyor olsa da, bunun yerine başkalarına cehalet ve arzudan kurtuluş yolunu öğretmeyi ve acılarına son vermelerine yardımcı olmayı seçti. İlk vaazını Sarnath'taki Geyik Parkı'nda verdi ve dinleyicilerine Dört Yüce Hakikati ve Sekiz Dilimli (Katlı) Yolu tanıttı. Dört Yüce Hakikat şunlardır:
- Hayat acıdır
- Acının sebebi hasrettir
- Acının sonu, hasretin sonudur
- Kişiyi hasret ve acıdan uzaklaştıran bir yol vardır
Dördüncü hakikat, kişiyi acıyı garantileyen türden bir bağlılıktan uzak bir hayat yaşaması için bir rehber görevi gören Sekiz Dilimli Yol'a yönlendirir:
- Doğru Görüş
- Doğru Niyet
- Doğru Konuşma
- Doğru Eylem
- Doğru Geçim
- Doğru Çaba
- Doğru Farkındalık
- Doğru Konsantrasyon
Dört Yüce Hakikati fark ederek ve Sekiz Dilimli Yol'un prensiplerini izleyerek, varoluşun sembolik bir örneği olan Oluş Çarkı'ndan kurtuluruz. Çarkın göbeğinde, onu yönlendiren cehalet, hasret ve nefret bulunur. Çarkın göbeği ile çemberi arasında altı varoluş hali bulunur: insan, hayvan, hayaletler, iblisler, tanrılar ve cehennem varlıkları. Çarkın kenarı boyunca, beden-zihin, şuur, duygu, susuzluk, tutunma gibi kişiyi çarka bağlayan ve acı çekmesine sebep olan birçok acıya sebep olan şartlar tasvir edilmiştir.
Dört Yüce Hakikat'i kabul edip Sekiz Dilimli Yolu izlerken kişi yine de kayıp yaşayacak, acı çekecek, hayal kırıklığı yaşayacaktır, ancak bu, ruhun hayatın ve kendisinin tabiatı hakkındaki cehaletinden beslendiği için sonsuz olan "acı" olarak tercüme edilen "duhkha" tecrübesiyle aynı olmayacaktır. Budist yolunu izlerken kişi, ancak bu şeylerin kalıcı olamayacağını, kalıcı olmanın tabiatşarında olmadığını, çünkü hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığını kabul ederek hayatın bütün yönlerinden keyif alabilir.
Budistler bu farkındalığı bir akşam yemeği partisinin sonuna benzetirler. Yemek bittiğinde, kişi ev sahibine keyifli vakit geçirdiği için teşekkür eder ve evine döner; yere yığılıp akşamın bittiğine ağlayıp ağıt yakmaz. Akşam yemeği partisinin tabiatı gereği bir başlangıcı ve sonu vardır, kalıcı bir hal değildir ve hayattaki başka hiçbir şey de kalıcı değildir. İnsanın asla sahip olmayı ummadığı bir şeyin kaybı için yas tutmak yerine, yaşadığı şeyi olduğu gibi takdir etmeli ve bittiğinde onu geride bırakmalıdır.
Sonuç
Buda öğretisine Dharma adını vermiştir ki bu, bu vaziyette "kozmik yasa" anlamına gelir (Hinduizm'deki gibi "vazife" değil), çünkü tamamen kişinin gerçekliğini oluşturan ve eylemlerini belirleyen düşüncelerinin inkar edilemez sonuçları kavramına dayanır. Budist metin Dhammapada'nın dediği gibi:
Hayatımız zihnimiz tarafından şekillendirilir; düşündüğümüz şey oluruz. Acı, kötü bir düşünceyi izler, tıpkı bir arabanın tekerleklerinin onu çeken öküzleri takip etmesi gibi.
Hayatımız zihnimiz tarafından şekillendirilir; düşündüğümüz şey oluruz. Sevinç, asla ayrılmayan bir gölge gibi saf bir düşünceyi izler. (I.1-2)
Ferd, nihayetinde kendi acı çekme seviyesinden mesuldür zira kişi, herhangi bir noktada, acıya sebep olan bağlanma ve düşünce süreçlerine girmemeyi seçebilir. Buda, Kuşinagar'da ölmeden önce hayatının geri kalanında mesajını öğretmeye devam etti. Budistlere göre burada nirvanaya ulaştı ve bazı akademisyenlerin iddiasına göre, bir öğrencisi olan Cunda'nın kendisine yemek ikram etmesinin ardından yeniden doğum ve ölüm döngüsünden kurtuldu. Cunda'nın, belki de kazara onu zehirlemiş olabileceği iddia ediliyor.
Dizanteriden ölmeden önce, kalıntılarının bir kavşaktaki stupaya konulmasını istedi, ancak müritleri kalıntıları aralarında paylaştırıp Buda'nın hayatındaki önemli yerlere karşılık gelen sekiz (veya on) stupaya defnettiler. Büyük Aşoka Budizm'i benimsediğinde, kalıntıların mezarlarından çıkarılmasını ve ardından Hindistan genelindeki 84.000 stupaya yeniden gömülmesini sağladı.
Daha sonra Buda'nın mesajını yaymak için diğer ülkelere misyonerler gönderdi ve bu mesaj o kadar iyi karşılandı ki, Budizm Sri Lanka, Çin, Tayland ve Kore gibi ülkelerde Hindistan'dan daha popüler hale geldi - ki bu vaziyet aslında hala devam ediyor - ve Budist düşünce bundan sonra daha da gelişti. Bugün, Siddhartha Gautama'nın çabaları, mesajını benimseyen ve hayatın güzelliğine tutunmadan takdir etme örneğini hâlâ izleyenler tarafından dünya çapında takdir edilmektedir.
