Japonya'ya atom bombasının 1945 yılı, Ağustos ayında atılmasının kararı, Japonya'yı hemen teslim olmaya zorlayarak Pasifik Savaşında Müttefik Devetlerin daha fazla kayıp vermesini önlemek amacıyla alınmıştı. Diğer bir neden ise, İkinci Dünya Savaşını (1939-1945) kaybeden devletlerin dağılan imparatorlukları üzerinde kontrol sağlama konusunda galip devletlerin güçleri arasında çekişme yaşanırken, Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD) savaş sonrası dünyada nihai yıkım silahına sahip olduğunu rakip Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine (SSCB) göstermekti.
Hiroşima ve Nagazaki kentleri, büyük ve nisbetten hasar görmemiş şehirler oldukları için hedef olarak seçilmişlerdi ve bundan dolayı da, nükleer bir saldırıyla yok edilmeleri halinde, ne pahasına olursa olsun, savaşmaya kararlı sertlik yanlısı Japonya Askeri Yönetimi üzerinde sarsıcı etkisi çok daha büyük olacaktı. Bombaların söz konusu şehirlere atılmasının Japon güçlerinin kısa bir süre sonra Ağustos ayı ortasında teslim olmaları konusu üzerinde önemli ölçüde katkısı olmuştur.
ABD'nin atom bombasını geliştirme araştırma programının gizli kod adı Manhattan Projesi, 1942 yılı, Ağustos ayında fiilen zaten başlamıştı. 1945 yılı baharına gelindiği zaman, nükleer fizikçi Robert Oppenheimer (1904-1967) yönetiminde çalışma yapan bilim ekibi hedefine zaten ulaşmıştı. Bu projede 100.000'den fazla kişi mesai yapmış ve maliyeti yaklaşık olarak 2.5 milyar dolara ulaşmıştı. 16 Temmuz 1945 tarihinde New Mexico Eyaletine bağlı Alamogordo yakınlarındaki çölün ücra bir yerinde gerçekleştirilen "Trinity" denemesi sonucunda bombanın tek bir darbede atılacak şehirleri yok edebilecek düzeyde yıkıcı yeni bir silah olduğu kanıtlanmıştı. 18.600 ton TNT gücünde eşdeğer patlama, bir mil yarıçapı arazide bütün bitki ve hayvan yaşamını yok etmişti. Yaratılan şok dalgası o denli güçlü olmuştur ki, 200 mil (322 km) ötedeki ikamet yerleri pencereleri camlarının patlamasına yol açmıştı. Patlama, çalışmaya katılan bilim insanlarının beklediklerinden on kat daha büyük olmuştur.
Sadece savaşın değil, bütün dünyanın da kaderi bir gecede değişmişti. Proje sorumlusu Oppenheimer'e, Hindu Kutsal Metni Bhagavad Gita'da yer alan şu dize hatırlatılmıştı: "Ben şimdi Ölüm oldum, dünyaların yok edicisi" (Martston, 292)
Manhattan Projesi çeşitli nedenlerden dolayı yürütülmüştür. Bunlardan ilki, ABD'nin böyle bir silaha sahip olması sayesinde savaşı kazanabileceğini göstermesi olmuştur. İkinci neden ise, ABD silah kapasitesinin Nazi Almanyasında ve SSCB'de gizlice geliştirilen her türlü silah kapasitesine denk olmasını sağlamak olmuştur (1945 yılına gelindiğinde sözkonusu devletler işlevsel hiçbir bir atom bombası geliştirememişlerdi). Taraflar arasında geçen çatışmaların ilerleyen safhalarında daha da belirginleşen diğer bir neden; ABD'nin böylesine korkunç ve yeni bir silaha sahip olması, savaş sonrası dünyaya hükmedebileceği anlamına gelmesi oluyordu.
1945 yılı ilk başlarına gelindiğinde Almanya'nın yenilgisi kaçınılmaz olarak görülürken, ABD ve SSCB, Almanya, İtalya ve Japonya'dan oluşan Mihver Devletlerin bir zamanlar işgal ettikleri (ve bazıları 1945 yılında hala işgal altında) bölgelerin kontrolü kimde olacağı konusunda karşılıklı müzakerelere başlamışlardı. Müttefik Devletler liderlerinin, Tahran Konferansı (Kasım-Aralık 1943), Yalta Konferansı (Şubat 1945) ve Potsdam Konferansı (Temmuz-Ağustos 1945) gibi mecralarda bir araya geldikleri toplantılar sırasında bu rekabetin seyri; diplomatik görüşme ve pazarlık şeklinde gelişme göstermiştir. Bu konferanslarda dile getirilen taleplerin gerçekleşme ihtimali, talepte bulunan taraf devletin söz konusu bölgeyi fiilen elinde bulundurması durumunda, talebin gerçekleşme ihtimali çok daha yüksek oluyordu. Örneğin, SSCB Lideri Joeph Stalin (1878-1953), Polonya'yı Sovyet uydusu bir devleti olarak elinde tutmaya kararlıydı. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt (1882-1945) ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill (1874-1965) Yunanistan'ın özgür ve bağımsız bir demokrasi devleti olarak kalması konusunda büyük bir istek duyuyorlardı. Bu bölgeler, savaş sonrası imparatorluk güçleri arası mücadelede üzerinde anlaşmazlık yaşanan küresel haritada yer alan sayısız bölgelerden sadece ikisi olmuşlardı.
ABD ve Britanya'nın SSCB ile ilişkileri belirsiz bir nitelik taşıyordu. Müttefik Devletler, 1945 yılında, SSCB'nin de Japonya'ya karşı savaşa katılmasını istiyorlardı. Bunun karşılığında Sovyetlerin de bazı talepleri karşılanacaktı. Söz konusu talepler arasında; Kuril Adaları ve Sakhalin Adaları Güney kısmının (her ikisi de Okhotsk Denizinde yer alıp Japonya'nın işgali alntında bölgelerdi) kontrolü ile 1924 yılından beri Rusya'ya bağımlı bir devlet olan Moğalistan konusundaki statükonun korunması yer alıyordu. Ancak, 1945 yılına gelindiğinde ABD ve İngiltere, SSCB'nin Japonya'ya karşı savaşa girmesi halinde Stalin'in Doğu Asya'da toprak talebinde bulunabileceğinden endişe etmeye başlamışlardı. Nitekim 09 Ağustos 1945 tarihinde Japonya'ya atom bombası atıldıktan sonra SSCB de Japonya'ya savaş ilan etmiştir.
Potsdam Konferansından sonra, 27 Temmuz 1945 tarihinde yayımlanan Potsdam Deklarasyonuyla Japonya'ya bir ültimatom verilmişti. Japonya'dan ya kayıtsız şartsız teslim olması isteniyordu ya da "ani ve tam bir yıkım" olayıyla yüzleşmek durumuda kalacaktı (alıntı, Smurthwaite,133). Japonya Askeri Yönetimi, müzakereye belki de hala açık bir alan bulunduğunu düşünerek bu deklarasyonu görmezden gelmiştir. Ancak, Japonya'nın ültimatomu reddetmesinin ardından, Müttefik Devletlerin liderleri zihninde atom bombasının kullanılacağına dair (şayet daha önce herhangi bir tereddüt olmuşsa bile) artık hiçbir şüphe kalmamıştı. Bu durum hem Churchill, hem Roosvelt'in halefi Harry S. Truman (18884-1972) ve hem de üst düzey askeri komutanlar için de geçerliydi. Asıl mesele, bombanın kullanılıp kullanılmayacağı değil, ne zaman ve nerede kullanılacağı konusu üzerine oluyordu.
"Trinity" denemesinin ardından atom bombasının düşman üzerinde yaratabileceği korkunç yıkımın farkında olan Müttefik Devletlerin liderleri, böylesine radikal önlemlerin gerekliliği konusunda kamuoyunu ikna etmek üzere açık bir gerekçeye ihtiyaç olduğunu düşünüyorlardı. Kamuoyuna sunulan gerekçe aslında başka bir motivasyonu gizliyordu; ama yine de sürece dâhil olan taraflar büyük ölçüde bu gerekçeyi doğru kabul ediyorlardı. Temel düşünce; Japonya ana adalarına yapılacak konvansiyonel bir amfibi harekâtının kaçınılmaz olarak beraberinde getireceği her iki taraftan da korkunç düzeyde kayıpları önlemenin ve Japonya'nın teslim olmasını sağlamanın tek yolu, atom silahlarının kullanılması şeklinde olmuştur.
ABD ve Müttefik Kuvvetleri, Pasifik Savaşı süresi boyunca Japon birliklerinin işgal ettiklerti çeşitli Pasifik Ada takımlarını ele geçirirlerken diğer yandan da o zamana kadar korkunç kayıp vermişlerdi. İkinci Dünya Savaşı'nın son büyük muaharebesi olan ve 1945 yılı, Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında gerçekleşen Okinawa Muharebesinde yaklaşık olarak 100.000 Japon askeri, 150.000'e varan sivil kişi ve yaklaşık olarak 12.000 ABD askeri ölmüştü.
Japon askerlerinin büyük çoğunluğu Pasifik Savaşında ölümüne savaşmışlardı; çünkü teslim olmanın onursuzluk olduğuna, imparatorun hayatı ve de Japon topraklarını yabancı işgalinden korumak uğruna can vermekten daha şerefli bir şey bulunmadığına inanacak şekilde şartlandırılmışlardı. 1945 yılı boyunca Kamikaze intihar saldırıları düzenlenmiş ve olası bir işgal durumuna karşı yeni saldırıların da hazırlıkları yapılmıştı. Müttefik Güçlerin Japon şehirlerine yönelik ağır bombardıman harekâtı ile Japon Ordusunun savaş yürütmek üzere ihtiyaç duyduğu malzemelerden mahrum kalmasına yol açan deniz ablukası bir araya geldiğinde Japon Ordusu diz çökme noktasına gelmişti. ABD Donanmasında görev yapan pek çok komutan, savaşı çoktan kazandıklarını öne sürüyorlardı. Buna karşılık, ABD Havva Kuvvetleri komutanları ise bombardıman harekâtını biraz daha sürdürebilmeleri halinde savaşı kazanacak tarafın kendileri olacağını iddia ediyorlardı. Yine de değişmeyen acı bir gerçek vardı: Japonya hala da teslim olmamıştı.
Akademisyen tarihçi Dawid Wright'ın bu konuda özetlediği üzere, Japonya toprakları genelinde hala da zorlu savunma hatları bulunuyordu:
Japonya'nın elinde 2.350.000 kişilik düzenli birlikler, 250.000 kişilik garnizon askeri, 7000 uçak, silahlı kuvvetler bünyesinde görev yapan 4.000 personel, ölümüne savaşmaya ant içmiş 23.000 kişilik kadın, genç erkek ve kızlardan oluşan bir güç bulunuyordu. Bu güce kamikazeler ve donanmadan geriye kalan unsurlar da eklendiğinde, ortaya çıkan tablo, önceki muharebeleri gölgede bırakacak büyük bir kan gölü olmasına davetiye çıkarıyordu (76).
Bir işgal harekâtı başarılı olsa bile - ki bunun olacağı garantisi yok - "Operation Downfull" (Çöküş Harekâtı) kod adlı harekâtın planlayıcıları ve Müttefik uzmanlar, tıpkı Okinawa'da olduğu gibi, harekâta katılacak ABD birliklerinden en az % 35 oranında kayıp yaşanacağını öngörüyorlardı. Japonya'ya yönelik bir muharebe olması, savaşın 1946 yılına, hatta daha sonrasına uzanmasına neden olacaktı. ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, böyle bir harekât sonucunda en az yarım milyon ABD askerinin öleceği veya yaralanacağını tahmin ediyordu. Muharebe sırasında yaralanan ABD askeri personeline verilen "Purple Heart" (Mor Kalp) madalyasından çok büyük miktarda stok yapılmıştı (1945 yılında üretilen madalya sayısı, Kore Savaşı ve Vietnam Savaşını kapsayıp 21.yüzyılı ortalarına kadar yetecek düzeydeydi). Ayrıca, Müttefik Güçlerinden 100.000'den fazla savaş esirinin Japonya'da tutuluyor olması ve bir işgal hareketı durumunda bu askerlerin idam edilmelerinden duyulan endişe de göz önünde bulunduruluyordu.
Winston Churchill'in bu konuda şöyle bir açıklama yapmıştı:
Her halükarda, atom bombasının kullanıp kullanılmaması konusunda bir anlık bile bir tartışma yaşanmadı. Devasa boyutlarda ve sayısı belirsiz bir insan kıyımını önlemek, savaşı sona erdirmek, dünyaya barış getirmek ve sadece birkaç patlama pahasına sergilenecek bir güç gösterisiyle acı çeken halkların yaralarını sarmak, bunca çaba ve tehlikenin ardından, bir kurtuluş mucizesi gibi görünüyordu (Moskin, 295).
Müttefik Güçler, beş yılı aşkın bir süreden beri dünyanın dört bir yanında savaşıyorlardı. Daha fazla müttefik askerinin hayatı tehlikeye girme ihtimali de son derece ciddi bir hal almıştı; bu nedenle savaşı sona erdirmek üzere sadece iki bomba taşıyan iki uçağın kullanılması fikrinin karşı konulmaz bir cazibesi vardı. Kamuoyuna sunulan mesaj buydu; ancak bu durum, aynı zamanda sürece dâhil olan pekçok liderin de kişisel görüşüydü. Dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Anthony Eden, daha sonra şunları ifade etmiştir:
Sanırımm onu kullanmaktan başka çaremiz yoktu. Alternatifin ne denli korkunç olabileceğini, ne kadar uzun sürebileceğini ve ne kadar acılara yol açılabileceğini düşününce… Silahın dehşet boyularda olmasına rağmen, hiç kimsenin savaş süresini kısaltma ihtimalinden vazgeçebileceğini sanmıyorum (Holmes, 571).
Japonya'ya bomba atılmasının ikinci ve incelikli bir nedeni daha vardı: ABD'nin, savaş sonrası dünya vizyonunu destekleyecek bir silaha sahip olduğunu SSCB'ye göstermek. Nitekim, Manhattan Projesine milyarlarca dolar tutarında bir bütçe tahsis edildiğinde bu motivasyon daha başından beri zaten vardı. Projenin genel sorumlusu General Leslei R. Groves konuyla ilgili düşüncesini şöyle ifade etmişti:
Bu projenin sorumluluğunu üstlendiğim andan itibaren, yaklaşık olarak iki hafta sonrasından başlayarak, Rusya'nın düşmanımız olduğu konusunda zihnimde hiçbir yanılsama olmadı ve proje zaten bu temel üzerinde yürütülüyordu (Dear, 57).
Kuşkusuz ABD Başkanı Truman, "Amerikan diplomasi faaliyetleri ardındaki karşı konulmaz güç, fiili bir atom bombası saldırısı Joseph Stalin'i ikna edebileceği" kanattini taşıyordu (Liddle Keart, 438'de alıntı). Stalin'in Tahran ve Yalta konferanslarında varılan anlaşmalara uyma konusunda isteksiz davrandığı yönündeki algının ardından, bu türden bir güç gösterisi her zamanınkinden çok daha gerekli görülmüştü. Başkan Truman, ABD'de pek çok kişinin, savaş sonrası dünyada kimin neyi kontrol edeceği konusunda SSCB'nin daha avantajlı bir konum elde ettiği görüşünü paylaştığının gayet iyi farkındaydı; nitekim ABD'deki bu algı, ABD'nin savaşı "kazandığı" ancak barışı "kaybettiği" yönündeki yaygın söylemde kendini gösteriyordu.
Gündemde tam olarak nereye saldırı düzenleneceği sorusu kalmıştı. İki hedefe ihtiyaç duyuluyordu, çünkü Manhattan Projesi kapsamında farklı iki bomba türü geliştirilmişti: Bombalardan biri için nükleer reaksiyonu başlatmak üzere radyoaktif uranyum, diğeri için ise plütonyum kullanılmıştır. İki saldırıyla, ABD'nin elinde o sırada daha fazla nükleer bombası bulunmasa bile, Japonya Hükümetini saldırıların davamı geleceğine ikna edilebilirdi. Şayet söz konusu iki büyük şehire kısa arlıklarla bomba atılırsa, Japonya'nın sertlik yanlısı askeri hükümeti büyük bir şoka uğrayıp derhal teslim olmaya zorlanabilirdi.
ABD Havva Kuvvetleri Hedef Komitesi, atom bombası saldırısı için bu iki hedefi çok özel nedenlerden dolayı belirlemişti. Proje üzerinde çalışan bilim insanlarının, hasar potansiyelini değerlendirebilmek üzere, düşünülen patlama alanından daha büyük kentsel hedeflere ihtiyaçları vardı. Yıkıcı nükleer enerjinin büyük bir kısmının çevredeki kırsal bir alanda "boşa harcanacağı" küçük bir kasabayı yok etmenin bir anlamı yoktu. İkinci husus ise, yine nükleer silahın yıkıcı gücünü daha doğru bir şekilde değerlendirebilmek adına, belirlenecek hedefin konvansiyonel bombardıman saldırısıyla çok fazla hasar görmemiş olması gerekiyordu. Ayrıca, atom bombası hadefleri ne kadar bakir durumda olurlarsa, saldırının yaratacağı psikolojik etki de o denli büyük olacaktı. Tam da bu nedenden dolayı saldırı nihayet gerçekleştiği zamandan önce herhangi bir uyarının yapılmamasına karar verilmişti. Son olarak, saldırının – en azından resmen – doğrudan sivillere yönelik olmaması için belirlenecek hedeflerin askeri kurum ve endüstriyel tesisler özelliğine sahip olmaları gerekiyordu.
Tokyo şehrinin 1945 yılında yangın bombalarıyla vurulmuş olması öylesine büyük bir yıkıma yol açmıştır ki, başkentin atom bombası saldırısı için uygun bir seçenek olmaktan zaten çıkmıştı. Aynı nedenden dolayı 63 şehir daha değerlendirme dışı bırakılmıştı. Zorlu bir sürecin ardından, potansiyel hadeflerden oluşan 10 maddelik bir liste hazırlanmıştı. ABD'nin bombardıman harekâtından nisbetten az etkilenmiş ve yeterli büyüklükte oldukları düşünülen iki şehir listenin ilk ve üçüncü sıralarına yerleştirilmişlerdi: Hiroşima ve Kokura (günümüzde Kitakyushu'nun bir parçası). Listenin ikinci sırasında yer alan Kyoto şehri ise tarihi ve kültürel önemi nedeninden dolayı elenmişti; çünkü bu şehrin yok edilmesi halinde Japonya halkını savaşa devam etmeye sevk edebileceği düşünülüyordu.
Ota Nehri deltasında yer alan Hiroşima, düşünülen bütün gereklilikleri yerine getiriyordu. Büyük bir sanayi merkezi olmasının yanı sıra, aynı zananda, ordu toplama konusunda da önemli bir merkez oluyordu. Hiroşima kenti, 280.000 sivil ve 43.000 askerden oluşan bir nüfusa sahipti. Diğer bir avantajı da, şehir sınırları içinde herhangi bir savaş esiri kampının bulunmamasıydı. Uranyum bombası "Little Boy", 06 Ağustos 1945 tarihinde Boeing B-29 Superfortress tipi Enola Gay uçağı ile Hiroşima kenti üzerine atılmıştı.
Üç gün sonra, B-29 Bocksar uçağı ile "Fat Man" (Şişman Adam) adı verilen bir plütonyum bombası atılmıştı, ancak hedef bölgeyi kaplayan yoğun bulut nedeniyle bomba patladığı anda Kokura'ya değil, alternatif hedef olarak olarak belirlenen ve daha önce "ilk on listesinde yer alan Nagazaki'ye atılmıştı. Nagazakide hava bulutlu olduğu için atılan bomba hedeflenen alandan 1.5 mil (2.4 km) uzağa düşmüştü. Sonuç olarak, bombanın etkileri öngörülen düzeyden daha zayıf kalmıştı; Amaçlanan Mitsubishi tersaneleri ve torpido üretim fabrikaları tamamen tahrip edilememişlerdi.
Tahminler değişiklikler arz etse de, Hiroşima'ya düzenlenen saldırıda 140.000 kişi ve Nagazaki'de ise 74.000 kişi ölmüştü. Her iki atom bombası saldırı sonrasında on binlerce kişi yaralı olarak kurtulmuş; ancak çok daha fazlası sonraki dönemde bölgeye yayılan radyasyonun olumsuz etkilerine maruz kalmıştır. Toplam gerçek can kaybı sayısı muhtemelen 300.000 dolayında olmuştu. Tokyo Radyosu duyurularına göre; "Ölülerin sayısı sayılmayacak kadar çok, atılan bombaların yıkıcı gücü tarif edilemez düzeyde olmuştur" (Moskin, 303).
Her iki bomba, şok ve dehşet yaratma şeklindeki pratik temel amaçlarına ulaşmışlardı. Buna ek olarak, SSCB Kızıl Ordusu da, Japonya işgali altında olan Mançurya'yı hemen istila etmişti. Doğu Asya toprakları üzerinde hak iddia etmeye istekli Stalin, Japonya'nın barış arayışına yönelik gizli diplomatik girişimlerini görmezdan gelmişti. Daha fazla atomik dehşet tehdidi ve buna ilaveten yeni düşman SSCB karşısında İmparator Hirohito, 15 Ağustos günü, Japonya halkına teslimiyet anlaşmasını imzalamaya hazır olduğunu açıklamıştı. Japon Askeri Yönetimini oluşturan yapının yarısı, her şeye rağmen, savaşmaya devam etmeye istekli iken, barış ihtimalinin önü ancak imparatorun müdahalesi ile açılabilmişti. Japon İmparatoru başdanışmanı Marquis Köichi Kido'nun daha sonra şöyle bir ifadesi olmuştu:
Bir bakıma, atom bombası saldırıları ve Rusya'nın Japonya'ya karşı savaşa dâhil olması, savaşın sona ermesine katkıda bulunduğu söylenebilir. Eğer bu durumlar gerçekleşmemiş olsaydı, Japonya o aşamada muhtemelen savaşa son vermeye yanaşmayacaktı (Holmes, 575).
İmparator Hirohito'nun görevini sürdürmesine izin verilmişti; ancak Şinto Dini vecibelerin öngördüğü ilahi vasfından feragat etmesinin ardından, konumu anayasal bir hükümdar olarak yeniden tanımlanmıştı. ABD, 1952 yılına kadar, Japonya'da işgal kuvveti bulundurmaya devam etmiştir.
Biritanya İmparatorluk Savaş Müzeleri Kamu Tarihi Bölümü başında bulunan Dr. James Bulgin, iki atom bombasının atılması ardındaki gerekçeleri ile bu eylemin doğruları ve yanlışları üzerine süregelen tartışmayı şöyle özetlemiştir:
İkinci Dünya Savaşı sonunda Japonya'ya bomba atılması kararı günümüzde hala son derece tartışmalı bir konudur; nitekim savaşın bu bombalar kullanılmadan da sona erdirebileceğini savunanlar da var. Bombaların Japonya'yı teslim almaya zorlama konusunda en nihayetinde önemli bir rol oynadığı kabul edilse bile, bunun yol açtığı insani bedel ile asla meşrulaştırılamayacağını öne sürenler de vardır; çünkü bu durum, hiçbir koşulda haklı gösterilmeyecek bir durumdur. Öte yandan, Asya ve Pasifikte İkinci Dünya Savaşını sona erdiren olayın aslında atılan bombaler değil, Sovyetler Birliğinin Japonya'ya savaş ilan etmesi ve Mançurya'yı işgal etmesi kararı olduğunu savunanlar da vardır. Bu konular hala da tartışılmaya devam etmekte olan konular olup en nihayetinde, muhtemelen bu konularda hiçbir zaman ortak bir görüşe varılmayacaktır (IWM).
Nükleer silah kullanılmasının doğru ya da yanlış olması bir yana, artık geriye dönüşü olmayan bir süreç başlamıştı. 1945 yılında herkesin aklındaki soru şuydu: Bundan sonra ne olacaktı? Robert Oppenheimer ve önde gelen diğer birçok bilim insanları, nükleer fizyonun silah amacıyla kullanılmasına karşı çıkmış ve bu türden silahların kontrolü uluslararası bir kurumun onayına bağlı kalması yönünde çağrıda bulunmuşlardır. Hatta bazı bilim insanları daha da ileri giderek, nükleer silahların tamamen yasaklanmasını da istemişlerdir. Ancak, bu çağrı asla gerçekleşmemiş, aksine, tam tersi bir durum yaşanmıştır. ABD'deki bilim insanları deneylerine devam ederlerken çok daha güçlü bir bomba olan hidrojen bombasını geliştirmiş ve bu bomba ilk olarak 1952 yılında Marshall Adalarında test edilmiştir. SSCB'de kendi cephesinde başarılı bir nükleer programı hayatta geçirmiş; başka devletler de benzer adımları atmışlardı. Artık savaş uçaklarına bile ihtiyaç kalmayacak; çünkü atomik füzeler, bir düğmeye basılması marifetiyle dünyanın herhangi bir yerindeki hedefleri vurabiliyorlar. Nükler silahların kalıcı bir gerçeklik haline geldiği açıktır ve bütün dünya, o günden bu yana, hiçbir devletin bir öfke halinde bu türden silahları bir daha kullanmaması umuduyla nefesini tutmuş bekliyor.