Kore Savaşı, 1950-1953 arasında Kuzey ve Güney Kore arasında gerçekleşen bir Soğuk Savaş çatışmasıydı. ABD liderliğindeki Birleşmiş Milletler (BM) güçlerini, Sovyetler Birliği ve Çin tarafından desteklenen komünist bloğa karşı karşıya getirmişti ve bu II. Dünya Savaşı'ndan (1939-45) sonra kapitalist ve sosyalist dünyalar arasındaki ilk silahlı çatışma olarak kabul edilir.

Soğuk Savaş olarak bilinen devir, Sovyetler Birliği'nin çöküşüne kadar ABD ve Sovyetler Birliği arasında süren iktisadi, siyasi, askeri ve teknolojik rekabetle karakterize edildi. Dünya, kapitalizm ve komünizm ideolojileriyle iki kutba bölünmüştü. Nazi Almanyası'na karşı savaştan zaferle çıkan Sovyetler Birliği, etrafında sosyalist uydu devletler kurmaya başlarken, kapitalizmi temsil eden kuvvet ABD idi ve kesinlikle komünizmin yayılmasını istemiyordu.

İki taraf da Kore'de çatıştı ve her ikisi de kontrol sahalarını genişletmeyi hedefliyordu. Soğuk Savaş esnasında dünya temelde ikiye bölünmüş olduğu gibi, Kore de Güney ve Kuzey olarak ikiye ayrıldı; Kuzey Kore komünizmi seçerken Güney Koreliler kapitalist/liberal dünyanın bir parçası olmayı tercih ettiler ve bu da iç savaşa yol açtı.

1905 ile 1945 yılları arasında Kore, Japon kolonisiydi ve Koreliler istiklal için ilkin gerilla savaşı yürüttü. Lakin, Japonya'nın üstün ateş gücüne, deniz ve hava kuvvetlerine ve savaş endüstrisine karşı koyamadı. 1943 Kahire Konferansı'nda Müttefik liderler (ABD, İngiltere ve Milliyetçi Çin), Kore'nin sonunda bağımsız olacağına, ancak uzun vadeli Japon işgaline maruz kaldıktan sonra memleketin on yıllarca kendi kendini idare etmekte zorlanacağına karar verdiler; buna binaen Kore milletlerarası vesayet altına alındı.

Şubat 1945'teki Yalta Konferansı'nda Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası'nın mağlubiyetinin ardından Japonya'ya karşı savaşa gireceğine söz verdi. Ağustos ayında SSCB, Mançurya üzerinden Kore Yarımadası'na girdi ve oradaki Japon kuvvetlerinin teslimiyetini kabul etti. Sovyet birliklerinin Kore'ye hızla girmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nde bütün Kore Yarımadası'nın Sovyet kontrolüne geçebileceği endişesine yol açtı. Sonuç olarak, güvenilir hiçbir veriye sahip olmadan çalışan iki Amerikalı subay (National Geographic haritalarını kullanıyorlardı), Sovyet ilerlemesinin sınırı olarak ünlü 38. Paralel olarak bilinen "hayali bir sınır" belirlediler. 38. Paralel, haritada 320 km'lik bir sınır olarak ortaya çıktı ve Kore'yi Kuzey ve Güney Kore olmak üzere iki ayrı askeri işgal bölgesine böldü.

1945 ile 1948 arasında, kuzeyde Sovyet Askeri İdaresi, güneyde ise Kore'deki Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Askeri İdaresi (USAMGIK) hüküm sürmüştü. Gençliğinde Japon güçlerine karşı gerilla faaliyetleriyle tanınan ve II. Dünya Savaşı esnasında Kızıl Ordu'da talim alarak binbaşı rütbesine yükselen Kim Il-sung (1912-1994), Kuzey Kore'nin başına seçildi. Plan, Birleşmiş Milletler nezaretinde memleket çapında ortak seçimler tertiplemekti; ancak bu, Sovyet muhalefeti tarafından engellendi ve bu yüzden seçimler yalnızca Mayıs 1948'de güneyde yapıldı. Kore Cumhuriyeti (Güney Kore), Ağustos 1948'de Syngman Rhee (1875-1965) liderliğinde kuruldu ve kuzeyde Kim Il-sung, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'ni kurdu. Bugüne kadar Kore'nin "Ebedi Cumhurbaşkanı" (Gonghwagug-ui yeongwonhan juseok) olarak hatırlanmaktadır.

Hem Syngman Rhee hem de Kim Il-sung, Kore'yi kendi kontrolleri altında birleştirmeyi hedeflediler; bu da 1948 ile 1950 arasında sık sık kanlı sınır çatışmalarına yol açtı. Ancak, ABD, Rhee'nin Kuzey'e saldırmasından endişe ederek Güney Kore ordusuna ağır taarruz silahları vermeyi reddederken, Sovyetler Birliği Kuzey Kore ordusunu T-34 tankları, ağır topçu ve savaş uçaklarıyla etraflı bir şekilde teçhiz ve talim etti. 1950'de Kim Il-sung gizlice Sovyetler Birliği'ne gitti ve burada Joseph Stalin (1878-1953) nihayet Kuzey Kore'nin yarımadanın geri kalanını işgal etmesi için gerekli otoriteyi verdi. Stalin'in Sovyetler Birliği'ni doğrudan savaşa çekme niyeti yoktu. "Sovyetler Birliği'nin Batı ile askeri bir çatışmaya henüz hazır olmadığını düşünüyordu. Lakin, talep edilen bütün muharebe malzemeleri teslim edilecekti" (Malkasian, 16).

25 Haziran 1950 Pazar sabahı, sessizlik silah sesleri ve top atışlarıyla bozuldu. Bugün bile, ilk atışı hangi tarafın yaptığı münakaşa edilen bir mevzu olmaya devam ediyor. Kuzey Kore'nin ani taarruzu, Güney Kore birliklerini tamamen hazırlıksız yakaladı. Birçok general ve parti lideri o esnada yurt dışındaydı. Yalnızca iki gün sonra, Kuzey Kore ordusu Seul'ün kapılarındaydı. Güney Kore ordusu panik halindeydi ve bu da Han Nehri üzerindeki stratejik bir köprünün erkenden yıkılmasına ve Güney Kore ordusunun teçhizatının nehrin karşı tarafında mahsur kalmasına yol açtı. 100.000 asker, 300 Sovyet yapımı tank ve 150 uçaktan oluşan bir işgal kuvveti Güney Kore'ye doğru ilerledi.

Bu ani Kuzey Kore saldırısı, Güney Kore'nin kendisi kadar Amerika Birleşik Devletleri'ni de şaşırttı; hiç kimse böyle bir taarruzun bu kadar çabuk gerçekleşeceğini tahmin etmemişti. Amerika Birleşik Devletleri, Kore gibi stratejik bir yarımadanın komünist güçlerin eline geçmesine izin verme niyetinde değildi. Amerika Birleşik Devletleri, komünizmin yayılmasına şiddetle karşıydı ve 1930'lardaki hataların, mesela Adolf Hitler'i daha önce durduramamanın, tekrarlanmamasını temin etmekte kararlıydı. Kore Yarımadası'nda Komünist rejimin zaferi, doğrudan Japonya ve Tayvan'ı tehlikeye atacak, Çin ve Sovyetler Birliği'nin Pasifik'te daha fazla serbestlikle faaliyet göstermesine imkân sağlayacak ve bölgedeki ABD politikalarını tehlikeye atacaktı.

Komünizmin Kore'ye yayılmasını istemeyenler arasında, ünlü Amerikalı General Douglas MacArthur (1880-1964) da vardı. Pasifik Savaşı'nın efsanevi komutanı MacArthur, Japonya'ya karşı Müttefik Kuvvetler'in kumandasını üstlenmiş ve ABD birliklerini zafere götürmesiyle tanınmıştı. Daha sonra, Japonya'nın teslimiyetine bizzat nezaret ettikten sonra, karargâhını özellikle Tokyo'daki Dai-Ichi Seimei (Birinci Sigorta) binasında kurdu ve Japonya'yı oradan idare etti. Kuzey Kore ordusunun başlattığı taarruz haberini alır almaz, Washington'dan tasdik beklemeden Japonya, Kore'ye silah göndermeye başladı. 28 Haziran'da Kore'nin Pusan ​​şehrine indiğinde, MacArthur Kore ordusunun halini değerlendirdi ve bu harbin yalnızca ABD Hava ve Deniz Kuvvetlerinin desteğiyle kazanılamayacağını anladı. 30 Haziran'da Washington'a raporlar gönderdi ve kara harekâtlarının derhal başlaması gerektiğini belirtti.

Bu arada, 28 Haziran'da Seul, komünist güçlerin kontrolüne geçti. Güney Kore Cumhurbaşkanı Syngman Rhee, şehir zaptedilmeden kısa bir vakit önce şehirden tahliye edilmişti ve başkentin aceleyle terk edilmesi, köprü vakasındaki koordinasyon eksikliğiyle birleşince, Güney Kore tarafını savaşın ilk günlerinde moral bozukluğu ve kaosa doğru sürükledi. Şehir, sadece 72 saat içinde kelimenin tam anlamıyla bir savaş meydanına dönüştü ve çatışma devam ettikçe dört defa el değiştirecekti.

5 Temmuz'da Yarbay Charles B. Smith, Seul'ün hemen güneyinde durup dinlenmeye karar veren Kuzey Kore birlikleriyle karşılaştı. Tarihe Task Force Smith olarak geçecek bu birlik, takriben 500 kişiden ibaretti ve Osan Muharebesi sırasında Kuzey Kore tanklarıyla çatışan ilk ABD kuvvetiydi. Beklendiği gibi, bu kuvvet Kuzey Kore birlikleri karşısında sayıca umutsuzca azdı ve bunun sonucunda kaotik bir umumi ricat baş gösterdi.

Arazi, lojistik, zayıf irtibat ve mülteciler, Temmuz ayının ilk haftalarında Kuzey Kore'nin ilerleyişini, yollarındaki Amerikan piyadelerinden daha fazla geciktirdi.

(Hastings, 79)

Amerikan ve Güney Kore orduları, Kore'nin güneydoğusunda büyük ölçüde kuşatılmış görünüyordu. Pusan ​​Çevresi olarak bilinen müdafaa hattı, harbin başlarında, Ağustos ve Eylül 1950'de kurulmuş ve Güney Kore ile BM güçleri için fiilen "son kale" haline gelmişti. Pusan, Kore Yarımadası'nın güneydoğusunda hayati bir liman kentiydi ve askeri teçhizat ile malzemelerin kahir ekseriyeti bu liman üzerinden temin ediliyordu. Şehrin düşmesi, tam bir mağlubiyet manasına gelecekti. Amerikalılar kuzeydeki düşmanlarıyla uğraşırken, aynı zamanda batı cephesinde kritik bir vaziyet gelişiyordu:

Kuzey Kore tümeni Taejon'u dolanarak müdafaasız kır kısmından güneye doğru hızla ilerlemişti. 1 Ağustos'a kadar öncü unsurları, güneydoğudaki Pusan ​​limanına sadece otuz mil kala Masan yakınlarındaydı. (Hastings, 82)

Yaklaşık 230 kilometre (140 mil) uzunluğundaki bu hat, tabii bir bariyer olarak Naktong Nehri'ne dayanıyordu. İşte burada, ABD Sekizinci Ordusu kumandanı ve II. Dünya Savaşı sırasında Afrika ve Kuzeybatı Avrupa cephelerinde General George S. Patton (1885-1945) ile birlikte savaşmış bir gazi olan General Walton Walker (1889-1950), birliklerine ünlü emrini verdi ve geri çekilmenin artık bir seçenek olmadığını ilan etti. Emir oldukça basitti: "Ya Durun Ya Ölün!"

Bu vaziyet aslında ABD ve Güney Kore kuvvetlerinin lehine işledi; ikmal hatları kısaldı ve cephe hattı daha net hale geldi, halbuki Kuzey Kore ordusunun ikmal hatları uzadı. Walker vaziyeti şöyle anlatmıştı:

"Artık geri çekilme, ricat veya hatların yeniden tertibi veya seçtiğiniz herhangi bir terim olmayacak. Geri çekilebileceğimiz bir hat yok. Her birlik düşmanı karışıklık içinde tutmak için karşı hücuma geçmelidir. Dunkirk olmayacak, Bataan olmayacak; Pusan'a geri çekilmek tarihin en büyük katliamlarından biri olacaktır. Sonuna kadar savaşmalıyız. Bu insanların eline düşmek ölümden beter. Bir ekip olarak savaşacağız. Eğer bazılarımız ölürse, birlikte savaşarak öleceğiz. (Appleman, 207-208)

MacArthur, Birleşmiş Milletler güçlerini bu çıkmazdan kurtarmak için parlak bir plana sahipti. İkinci Dünya Savaşı esnasında bir dizi ada harekatında Japon ordusuyla savaşırken edindiği tecrübeden yola çıkarak, düşman hatlarının gerisine saldırmanın ve ikmal yollarını kesmenin onları çaresiz bırakacağına ikna olmuştu. Bu amfibi hücum için uygun bir yerin belirlenmesi gerekiyordu ve İnchon bunun için mükemmel bir yerdi. Birçok subay İnchon'un çıkarma yeri olarak uygunluğundan kuşku duyuyordu ve zaten sayıca az olan birliklerini mevcut biricik müdafaa hattından uzaklaştırıp böyle yüksek riskli bir operasyona girişmek niyetinde değillerdi. Ancak MacArthur, doğru yeri seçtiğinden emindi ve kumarı oynadı:

"Elektrikli bir vantilatör gibi olacak. Duvara gidip fişi çekersiniz ve vantilatör durur. İnchon'da karaya iyice çıktığımızda, Kuzey Korelilerin geri çekilmekten veya teslim olmaktan başka seçeneği kalmayacak."(Hastings, 100).

İnchon, Seul'ün batısında önemli bir liman kentiydi ve oradan Seul'e ulaşmak, güneyden kuzeye kadar savaşmaktan daha kolay olacaktı. Neticede, amfibi çıkarma 15 Eylül 1950'de gerçekleşti ve Seul 28 Eylül'de geri alındı. Kuzey Kore ordusunun geri çekilmekten yahut da ölmekten başka seçeneği yoktu. Mevcut topraklarının ötesine geçmeye kararlı olan BM güçleri, 38. Paralelin kuzeyine ve Yalu Nehri'ne doğru ilerliyordu.

BM güçlerinin Çin sınırına yakın Yalu Nehri'ne doğru ilerlemesi, Çin tarafından kendisine yönelen milli bir tehdit olarak idrak edildi ve Komünist Kuzey Kore adına savaşmak üzere 'gönüllülerden' oluşan bir Çin ordusu derhal gönderildi. Bu ordunun 'gönüllüler' adı altında mevzilendirilmesi, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasında doğrudan bir çatışmayı önlemek için alınan kasıtlı bir tedbirdi. Ekim ayında, yaklaşık 300.000 Çinli gönüllü asker Yalu Nehri'ni geçerek Birleşmiş Milletler güçlerine doğru yürüyüşe başladı. Bu esnada BM güçleri Kuzey Kore'nin başkenti Pyongyang'ı çoktan ele geçirmişti ve herkes savaşın sona ermek üzere olduğuna inanıyordu. Ancak Komünist güçler henüz pes etmemişti ve şimdi Çin kara birliklerinin yanı sıra MiG-15 savaş uçaklarıyla sağlanan Sovyet hava desteğine de sahiplerdi.

Çin'in Birinci Taarruzu karşısında BM güçleri, kendilerine doğru ilerleyen bu devasa ordunun saldırısına dayanamadı ve tekrar geri çekilmeye başladı. BM güçleri Birinci Taarruzun şokundan kurtulduktan sonra tekrar kuzeye doğru ilerlemeye başlarken, 25 Kasım 1950'de İkinci Taarruz başlatıldı. Yarımadanın batı tarafındaki ABD Sekizinci Ordusu ağır bir darbe alıp panik içinde geri çekilmek zorunda kalırken, Chosin Barajı'ndaki doğu kanadındaki ABD Deniz Piyadeleri dağlardaki mevzilerini müdafaayı ve disiplin ile nizamı koruyarak geri çekilmeyi başardı. 30.000 kişilik bir deniz piyadesi birliği, 120.000 kişilik bir Çin ordusunca kuşatıldı. Savaş, sıcaklıkların -40 dereceye kadar düştüğü kış aylarında gerçekleşti; düşmanın insan bedeni şeklinde olması gerekmiyordu, tabiatın kendisi de olabilirdi. Hungnam Limanı'na doğru ilerleyen bu birlikler, sonunda kuşatmadan kurtulmayı başardı, deniz yoluyla tahliye oldu ve yüz binlerce sivili de yanlarında götürdü.

Bu İkinci Taarruzun akisleri yalnızca askeri değildi; aynı zamanda önemli bir siyasi ağırlık da taşıyordu. MacArthur, çatışmayı bir imha savaşı olarak görüyordu ve zaferin ancak Çin'i, limanlarını ve havaalanlarını doğrudan bombalayarak ve lojistik tedarik hatlarını keserek kritik kıtlıklara yol açarak elde edilebileceğini müdafaa ediyordu. Truman ise Çin'den çok Sovyetler Birliği'nin birinci rakip olduğuna kanaat getirmişti. ABD'nin bütün gücünü bu bölgede harcamaması gerektiğini savunuyordu; çünkü Kore'de bütün kaynaklarını kullanıp israf ederse, Sovyetler Birliği'nin Avrupa'da bir savaş başlatma ve ABD mühimmat stoklarını yenilemeden önce Avrupa'yı ele geçirme fırsatını yakalayabileceğinden korkuyordu. Sonuç olarak, çatışmanın sınırlı bir savaş olarak yürütülmesini savundu.

Mamafih, ikilinin münasebetine tabutuna son çiviyi çakan vaka, MacArthur'un politikaya karışması oldu. Daha spesifik olarak, Başkan Truman'ın kararlarını açıkça hicvettiği bir mektubu Cumhuriyetçi Senato azalarına gönderme kararı, Truman'ın onu vazifeden azletmesine yol açtı. Nisan 1951'de, ünlü Pasifik generali MacArthur kumandanlıktan alındı ​​ve bu karar millet çapından şok dalgaları yarattı. Savaşın geri kalanı, çoklukla cephe hatlarında statik bir savaşa dönüştü.

1952'de Dwight Eisenhower (1890-1969) Amerika Birleşik Devletleri Başkanı seçildi. Eisenhower'ın seçiminin savaşın gidişatında daha belirleyici bir rol oynayacağı fikri daha fazla kabul görüyordu (Malkasian, 82). 1953'e gelindiğinde, her iki taraf da aktif olarak askeri veya siyasi bir çözüm arıyordu. Eisenhower, Sovyetleri savaşa çekebilecek fiillerden kaçınmaya çalışırken, aynı zamanda Komünist tarafı savaşın daha fazla uzamasının bir anlamı olmadığına ikna etmeye çalışıyordu. Bu arada, Sovyetler Birliği'nde Stalin Mart 1953'te ölmüştü. Sulh artık o kadar da uzak görünmüyordu.

BM heyeti nihai pozisyonunu Mayıs 1953'te sundu ve eğer Komünistler bu anlaşmayı reddederse, geriye kalan tek çözüm çatışmayı askeri yollarla sona erdirmek olacaktı. 27 Temmuz'da mütareke sonunda imzalandı.

Kuzey Kore ordusu yaklaşık 600.000 kayıp verirken, sivil kayıplar yaklaşık 2 milyona ulaştı (Malkasian, 88) ve Çin Gönüllü Ordusu 1 milyondan fazla kayıp verdi. Güney Kore Silahlı Kuvvetleri 70.000 kayıp verirken, ABD birlikleri yaklaşık 33.000 adam kaybetti. 1954'te Cenevre'de yapılan barış müzakereleri herhangi bir çözüme ulaşmadı ve aslında savaş hiçbir zaman gerçekten sona ermedi.

Kim Il-sung ise Kuzey Kore sınırları içinde komünist rejimi tahkim etmeyi başardı ve günümüze kadar varlığını sürdüren bir komünist devlet kurdu. Güney Kore ise tam tersi bir yol izleyerek liberal bir yaklaşımı benimsedi.