Mezopotamya dini, insanınların yaşam merkezinde yer alıyordu. İnsanlar, bu anlayışa göre kaos güçlerinden korunmak ve dünyanın sonsuz işleyişini sağlamak üzere adeta tanrılarıyla birlikte çalışan işçiler olarak yaratılmışlardı. Antik Mısır’da olduğu gibi, Mezopotamya’da da tanrıların, insanlığın yaşam seyrini belirledikleri ve insanların geçim kaynağını sağladıklarına inanıldığı için her gün onurlandırılıyorlardı ve insanların da tanrıları onurlandırmalarına karşılık beklentileri vardı.

Başlangıcında, dünyanın farklı hale gelmiş bir kaos olduğu ve tanrıların düzeni kurdukları şeklinde bir anlayış vardı. Tanrılar yeryüzünü gökyüzünden, karayı sudan, tatlı suyu tuzlu sudan, bitkileri hayvanlardan ayırmışlardı ve bu düzenin de korunması gerekiyordu. Tanrıların farklı birçok sorumlulukları oldukları için insanlar adeta dünyann işleyiş seyrinde tanrılara yardımcı olmak üzere yaratılmışlardı. Dolayısıyla hayatın esas anlamı, bu anlayışa uygun bir yaşam sürdürmek oluyordu ve günlük yaşam bir tür ibadet biçimi olarak kabul ediliyordu.

Her bir şehrin, Mezopotamya ile yakından ilişkilendirilen anıtsal mimari yapıları olan zigguratlar ve uzaktan açıkça görülebilen bir tapınak kompleksi vardı. Zigguratların tepe noktasında genellikle bir tapınak veya türbe bulunuyordu ve bu tepe mekânların din görevlilerini tanrılara daha da yaklaştırdığına inanılırdı. Tanrıların kendi âlemlerinde yaşadıkları ve aynı zamanda her bir şehirde kendi suretlerinden yapılmış heykellerde vücut buldukları düşünülüyordu. Bu inançları, Uruk Döneminden (yaklaşık MÖ 4100-3100) beri sağlam bir şekilde yerleşik hale gelmiş ve Erken Hanedanlık Döneminde (yaklaşık MÖ 2900 -2350/2334) tam olarak gelişme kaydetmiştir.

Mezopotamya dini inancı odak noktasında ve tanrıların adlandırılması konusunda yüzyıllar boyunca sürekli değişiklik olsa da, insanlık ile tanrılar arasındaki ilişkiye dair temel anlayışta herhangi bir değişiklik yaşanmamıştır. Mezopotamya halkı, yaklaşık olarak 650 yılına kadar, düzenin korunmasında tanrılara yardımcı olan insanların, tanrıların iş ortağı olduklarına dair inancını korumuştur. Müslüman Arapların 651 yılından sonra bölgeye düzenledikleri akınlar ve yeni tek Tanrılı bir din olan İslam inancını benimsemeleriyle birlikte bu paradigmada değişim olmuştur.

Babil Yaratılış Destanı Enuma Elish’e (“Yüksekte İken” anlamında) göre, insan yaşamı, yaşlı tanrılar ile genç tanrılar arasında geçem destansı bir mücadeleden sonra başlamıştır. Başlangıçta sadece kaos içinde dönen ve tatlı su ile acı su arasında daha ayırımı yapılmamış bir su vardı. Bu sular iki ayrı prensibe göre ayrılmışlardır: Tatlı su olarak erkek prensip Apsu ve tuzlu su olarak dişi prensip Tiamat. Bu iki ilkenin birleşmesinden sonra diğer tanrılar var olmuşlardır.

Genç tanrılar, günlük konuşmalarında o kadar görültülü olmuşlardır ki, özellikle de tanrı Apsu’yu rahatsız etmeye başlamışlardı ve tanrı Apsu’dan sonra gelen yetkilinin tavsiyesi üzerine Apsu da genç tanrıları öldürme kararını almıştır. Ancak, tanrıça Tiamat, tanrı Apsu’nun bu planından dolayı şoke olmuş ve oğullarından biri olan bilgelik ve zekâ tanrısı Ea’yı uyarmıştır. Tanrı Ea, kız ve erkek kardeşlerinin yardımıyla baba tanrı Apsu’yu uyutmuş ve sonra onu öldürmüştür. Tanrı Ea, öldürüğü baba tanrı Apsu’nun cesedinden yeryüzünü yaratmış ve evini inşa etmiştir. Ancak, daha sonraki mitlerde tanrı “Apsu” tanımlaması tanrıların su altı evi veya tanrı Enki’nin diyarı anlamına gelmeye başlayan bir anlam kazanmıştır.

Tanrı Apsu’nun ölümünden sonra sinirleri altüst olup öfkeye kapılan tanrıça Tiamat, çocuklarını kendi elleriyle yok etmek üzere yardım almak için kaos güçlerini harekete geçirmiştir. Tanrı Ea ve kardeşleri, tanrıça Timat ve onun müttefiklerine, galip gelen Quingu’ya, kaos güçlerine ve Tiamat’ın yaratıklarına karşı başarısız bir şekilde savaşmışlardır, bu savaş durumu aralarından fırtına tanrısı Marduk’un yükselişine kadar devam etmiştir. Tanrı Marduk, şayet tanrılar meclisi onu kral ilan ederlerse tanrıça Tiamat’ı yeneceğine yemin etmiştir. Bu yemini ve vaati kabul edilince, tanrıça Tiamat ile savaşmaya başlamış, onu öldürmüş ve bedeni parçalarından gökyüzünü yaratmıştır. Daha sonra, Quinqu bedeni kalıntılarından tanrılara yardımcı olacak insanları yaratma eylemine devam etmiştir.

Bilim insanı yazar D. Brendan Nagle’ göre;

Tanrıların görünürde kazandıkları zaferlerine rağmen, kaos güçleri, kuvetlerini yeniden kazanıp tanrıların düzenli yaratımını alt üst etmeyeceğinin garantisi yoktur. Tanrılar ve insanlar, kaos güçlerini dizginleme mücadelesine sürekli olarak dahil olmuşlardır ve bu dramatik savaşta her birinin oynayacağı kendi rolü vardı. Mezopotamya şehirleri sakinlerinin sorumluluğu, tanrılara dünyayı yönetmek üzere ihtiyaç duydukları her şeyi sağlamak şeklindeydi. (11)

Tanrılar da kendilerine yardımcı olan insanların hayatının her alanında onlara özen gösterirlerdi. Sürekli sağlık ve refah için dua etmek gibi en ciddi konulardan en basit konulara kadar olan yelpazede Mezopotamyalıların yaşam seyri tanrıların etrafından dönüyordu ve doğal olarak, tanrıların yeryüzündeki evleri olan tapınaklar da bu hayatın merkezinde yer alıyorlardı. İnsanlar düzenli olarak ibadet türenlerine katılmazlardı; tanrılara saygı göstermek din adamlarının işi oluyordu. İnsanlar kişisel tapınaklarında tanrılara dua eder, onları onurlandırır, kurban sunar ve festival türenleri için tapınak kompleksi avlusunda toplanırlardı, ancak herhangi bir hizmet için tapınağa girmezlerdi. Rahipler, halk adına tanrılar ile insanlar arasında aracı olur ve tanrılardan aldıkları ilahi mesajı topluluğa iletirlerdi.

Her bir şehrin merkezinde, o şehrin koruyucu tanrısı tapınağı bulunurdu ve bir ziggurat inşa edilerek tapınak onurlandırılırdı. Tanrı Enki’nin aynı zamanda evi olan Eridu şehri (MÖ 5400 dolayında kurulmuş), tanrıların düzeni kurdukları ilk şehir olarak kabul edilirdi (Sümer Kral Listesine göre), ancak birçok başka kutsal alan ve merkez de vardı. En ünlü kutsal şehirler arasında, tanrı Enlil’in kralların yönetimini meşrulaştırdığı ve anlaşmaları yönettiği Nippur da vardı. Nippur şehri o kadar önemli bir merkez olmuştur ki, Hıristiyanlığın ve ardından İslamın egemen olduğu döneme kadar hiç değişime uğramadan merkez olama özelliğini korumuş ve 800 yılına kadar bu yeni dini inançlar için de önemli bir dini merkez olarak varlığını sürdürmüştür.

Mezopotamya panteonu (3600’dan fazla tanrılardan oluşuyordu) en popüler tanrıları arasında aşağı çıkarılan bazı tanrılar vardı:

Bunlar arasında en eski Sümer tanrıları Yedi İlahi Güç de vardı:

Her bir şehrin koruyucu tanrısı veya tanrıçasının büyük bir tapınağı vardı, herhangi bir şehrin merkezinde diğer tanrılara adanmış daha küçük tapınak ve türbeler de bulunurdu. Belirli bir tapınak tanrısının, kelimenin tam anlamıyla, o binada yaşadığı düşünülüyordu ve çoğu tapınak, hepsi de son derece süslenmiş üç odadan oluşacak şekilde tasarlanmıştı; en iç kısımda bulunan oda, tanrının veya tanrıçanın heykeli bulunduğu oda oluyordu. Tapınak rahiplerinin her gün tanrının ihtiyaçlarını karşılamaları gerekiyordu. Bilim insanı yazar Nagle’ye göre:

Gün aşırı, her gün, müzik, ilahiler ve dualar eşliğinde tanrı yıkanır, giydirilir, güzel kokular sürülür, beslenirdi, ozanlar ve dansçılar onu eğlendirirlerdi. Tütsü duman bulutları arasında, tanrının önüne ekmek, kek, meyve ve baldan oluşan yemekler bırakılır, bira, şarap ve su ikramı yapılırdı. Bayram günlerinde tanrı heykeli, şarkı ve dans eşliğinde avludan çkarılır, şehrin sokaklarından görkemli bir alayla geçirilirdi. (12)

Her şehrin tanrılarına aynı saygı gösterilir ve iyi bir hükümdarın sarayından çıkıp topraklarını düzenli olarak denetlemesi işinde olduğu gibi, tanrıların da yılda en az bir kez şehri dolaşması gerektiğine inanalırdı. Bu ilahi geziler Antik Mezopotamya’da festivallerin kutlanmasında merkezi bir rol oynardı.

Tanrılar zaman zaman birbirlerini ziyaret bile edebilirlerdi; örneğin, bir yıl Borsippa’dan Babil’e, babası tanrı Marduk’u ziyaret etmesi için taşınan tanrı Nabu heykeli durumunda olduğu gibi. Tanrı Marduk’un kendisi de Babil’deki Yeni Yıl Festivalinde aynı şekilde büyük bir saygıyla karşılanırdı; heykeli tapınaktan çıkarılır, törenle şehir sokaklarından geçirilir, şehir surları dışanda özel bir eve görürülür, burada dinlenip farklı bir manzaranın tadını çıkarabilirdi. Bu geçit töreni boyunca halk, tanrı Marduk’un kaos güçlerine karşı kazandığı büyük zaferini onurlandırmak üzere Enuma Elish ilahisini okurdu.

Mezopotamyalılar sadece tanrılarına değil, aynı zamanda öbür dünyaya göç eden insanların ruhlarına da saygı duyarlardı. Mezopotamya cenneti (Sümerlilerde Dilmun olarak bilinir), ölümsüz tanrıların diyarı oluyordu ve öbür dünyaya gösterilen aynı ilgiyi görmüyordu. Ölen insanların ruhlarının gittiği Mezopotamya yeraltı diyarı (Kurnugia, Irkala ve Allatu), kimsenin gidip geri dönmediği karanlık ve kasvetli bir yerdi. Ancak yine de, cenaze töreni sırasında gerektiği gibi onurlandırılmamış kişi ruhu, dışarı sızmanın ve yaşayanlara acı çektirmenin bazı yollarını bulabilirdi.

Ölüler genellikle evin altında veya hemen yanı başında bir yere gömüldükleri için her evde ölülerin gömülü olduğu küçük bir türbe bulunurdu (bazen daha varlıklı olanların mevcut evlerine ek olarak inşa edilmiş bir şapel bulunurdu, Ur şehrinde olduğu gibi), burada ölülerin ruhlarına günlük olarak yiyecek, içecek verilir ve kurban sunulurdu. Ölülere karşı görevini yerine getirmeyen birinin perili bir evde yaşacağına inanılırdı ve eski Mezopotamya’da hayaletler, diğer her şeyde olduğu gibi hayatın bir gerçeği olarak kabul edilirlerdi. Bununla birlikte, eğer bir kişi ölenlere karşı görevini yerine getirmiş, tanrıları ve topluluktaki diğerlerini onurlandırmış, ancak yine de talihsiz bir kader veya bir dizi kötü olay yaşamış ise, bilmeden veya başka bir şekilde de olsa ölen kişilerin ruhlarını gücendirip gücendirmediğini anlamak için bir nekromans (ölülerin ruhuyla iletişim) uzmanına danışırdı.

MÖ 1700 yılı dolayına tarihlenen ünlü Sümer Şiiri (daha sonra Babil Şiiri) Ludlul-Bel-Nemeqi/ Bilgeliğin Efendisi Tanrıya Övgü (Kutsal Kitap Tevrat’ta, Eyüp Kitabı metnine benzerliği nedeniyle “Sümer Eyüb’ü” olarak da bilinir), anlatıcı kişi Tabu-Utul-Bel’in (Sümercede Laluralim olarak bilinir) çektiği acının nedeni ne olduğunu merak edip sorgularken, bir büyücüye danıştığını, ancak büyücünün “onun derdine derman olmadığı” şeklinde ifade etmesiyle bu konuya değinir. Kutsal Kitaptan bir bölüm olan Eyüp Kitabında olduğu gibi şiir konusu kahraman Ludlul-Bel-Nemeqi iyi insanların başına neden kötü olayların geldiğini sorgulamaya başlar ve Laluralim’in durumunda olduğu gibi, insanlara, tanrılara veya ruhlara karşı yaşadığı talihsizliği hak edecek hiçbir şey yapmadığını iddia eder. Anlaşıldığı kadarıyla hak edilmemiş türden bir acının yaşanması durumunda, Öbür Dünya ile doğrudan iletişim kurup danışmak üzere bir büyücüye veya doktora danışılırdı – ancak Laluralim durumunda söz konusu danışma hiçbir işe yaramamış gibi görünüyor.

Kehanet, Mezopotamya dini inancının önemli bir yanını teşklil ediyordu ve oldukça da gelişmişti. Mari’de bulunan bir koyun karaciğeri kil örneğinde, bir kâhinin bu organ üzerinde yaptığı incelemeden bulduğu mesajları nasıl yorumlaması gerektiğini ayrıntılı olarak göstermektedir. Mezopotamyalılar için kehanet, tanrıların dünyevi bağlamda verdikleri mesajları yorumlama ve anlamanın bilimsel bir yöntemi oluyordu. Belirli bir kuş türünün alışılmadık bir şekilde davranmaları bir anlama gelebilirken, başka bir şekilde davranmaları halinde tanrıların onlara farklı bir şey söyledikleri anlamına geliyordu.

Belirli hastalık bulgularından acı çeken bir erkeğe bir şekilde, aynı bulguları olan bir kadına ise falcının, doktorun işaretleri nasıl yorumladığına bağlı olarak başka bir şekilde teşhis konuluyordu. Ülke büyük yöneticilerinin kendi özel falcıları/doktorları vardı (daha sonraki krallar ve generallerin de kişisel doktorları vardı), daha az varlıklı olanlar ise yerel falcıların/doktaorların yaptıkları teşhis ve sağladıkları bakım hizmetine güvenip yetinmek zorunda kalıyorlardı. Günümüzde Mezopotamya mitolojisi olarak kabul edilen eserler, dönemin falcılarının çalışmalarında elde ettikleri dini işaretleri yorumlama biçiminden etkilenmiş konulardır.

Mezopotamya halkı, evinin temelini atarken tuğla tanrısı Kulla’dan yardım istemekten, koruma için tanrıça Lama’ya dua edip dilek bulunmaya varan kadar olan olaylar yelpazesinde hayatının her alanında tanrılarına güveniyordu ve bundan dolayı da tanrılarıyla ilgili birçok hikâye geliştirmiştir. Mezopotamya tanrıları ve bu tanrıların halkla olan etkileşim konusu etrafında gelişen mitler, efsaneler, ilahiler, dualar ve şiirler, günümüz okuyucularının da aşina oldukları birçok olay örgüsü, sembolü ve karakteri ortaya çıkmıştır; bunlar arasında aşağıya çıkarılan eserler, çalışmalar yer almaktadır:

Bu anlatılar, diğer birçok başka hikâyeler ile birliket, Mezopotamyalıların ticaret yaptıkları ve etkileşimde bulundukları bölgelerde, özellikle de Kenan (Fenike) topraklarında daha sonra gelişen mitlerin temelini oluşturmuştur. Bu toprakların halkları zamanla, günümüzde Kutsal Kitaplar; Esk ve Yeni Ahit Kitaplarında yer alan anlatıları ortaya çıkarmıştır.

Mezopotamya Dini, dünyanın en eski dinlerinden biri olarak kabul edilir. Indus Vadisi Medeniyeti (yaklaşık MÖ 7000 ila 6000) inanç sistemi muhtemelen daha eski bir medeniyettir, ancak yazıları daha tam olarak deşifre edilemediği için bu konu henüz kesin olarak kabul edilmemektedir. Hayatın anlamının İlahi olana uygun bir düzeni korumak olduğu anlayışı, eski Mısır dini inancını da etkilemiştir, ancak Mezopotamya dini inancı gelişimi, Mısır dini inancı kavramlarının gelişimini etkilediği iddiası sorgulanmaya başlanmış ve hala da tartışılmaya devam etmektedir.

Belirtildiği üzere, Mezopotamya dini inancı MÖ 550 yılı dolayından sonra tek tanrılı ve vahiy temeline dayalı bir din olan Zerdüştlük dini Mezopotamya topraklarında yayılırken, İslamın bölgede ortaya çıkışına kadar binlerce yıl değişmeden devam etmiştir. Tek Tanrılı Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dinleri, daha önceki inançlarda olduğu şekliyle tanrıları insanlık dünyevi yaşamından almış ve Tanrı’nın yerini göklere, tek ve herşeye gücü yeten mutlak bir Tanrı konumuna yükseltmiştir. Mezopotamya tanrıları heykellerinin bakım ve koruma, tapınaklarının da bakım ve onarım işlerine artık gerek kalmadığı için eski inançlar yavaş yavaş terk edilirken, daha önceden kalan tanrı heykelleri de harabe nesneler halin haline dönüşmüşlerdir.